-

| 0 yorum ]

Melih Cevdet Anday...

Image

1915'te İstanbul’da doğdu. Ankara Gazi Lisesi'nden 1936'da mezun oldu. Oktay Rifat ve Orhan Veli okul arkadaşlarıydı. 1938'de sosyoloji öğrenimi için Belçika’ya gitti. İki yıl sonra II. Dünya Savaşı çıkınca zorunlu olarak yurda döndü. 1942’den başlayarak Ankara'da Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde danışmanlık, Ankara Kitaplığı’nda memurluk, gazetecilik yaptı. Daha sonra İstanbul'a yerleşti.

"Akşam", "Büyük Gazete", "Tanin" ve "Cumhuriyet" gazetelerinde fıkra yazarlığı, sanat sayfası yöneticiliği yaptı, denemeler yazdı.

1954’te başladığı İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü fonetik-diksiyon öğretmenliğinden 1977'de emekli oldu. 1964-1969 arasında TRT Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1979’da UNESCO Genel Merkezi Kültür Müşaviri olarak Paris’e gitti.

"Ukde" adlı ilk şiiri 1936'da Varlık dergisinde çıktı. İlk şiirlerinde hececilerin biçim ve tema özelliklerini benimsedi. Gizemci denebilecek bir duyarlılıkla nesneleri sıralayan, çevresine çocuksu bir şaşkınlıkla bakan bu şiirlerin ayırıcı yanı, uyaklı yazılmalarına rağmen uyağa bağlı olmamaları.

Orhan Veli ve Oktay Rifat'la ortak eserleri "Garip"teki (1941) şiirlerinde çocuksu şaşkınlığın bilince dönüştüğü, uyakların aşıldığı ve ölçünün kırıldığı görülür. Bu ilk dönem şiirlerinde yer yer Dadaizm'den etkiler hissedilir ama belirleyici değildir. Başlangıçta çocukluktan beri arkadaş olduğu Orhan Veli ve Oktay Rifat'la aynı şiir çizgisinde yürüdü. Ama Veli ve Rifat'tan "duygu" bakımından ayrıldı.

Şiirlerinde duygu, düşünceyle gelişir, hatta düşünceyi hazırlar. Düşünce ögesi duygularını hep ayrıntıdan kotarır. "Telgrafhane" ve "Yan Yana" kitaplarındaki şiirlerle bu kez, toplum ve insan değerlerini savunan, kavgacı bir şiire yöneldiği dikkat çekti. Duyguya toplumu da eklediği bu dönem kitaplarından "Yan Yana" sakıncalı bulunup toplatıldı ama beraat etti.

Lirizme karşı çıkmasına rağmen, toplumsal güçlüklerin içe akışı olarak gördüğü bu unsuru şiirlerinde kullanmaktan geri durmadı. 1960 sonrası şiirinde bu kez mitolojik unsurlar görülmeye başlandı. "Kolları Bağlı Odysseus" (1963) ile başlayan bu süreçte, Anadolu'daki eski Yunan kültürü ile yaşadığımız tarihsel ve güncel koşullar arasında bir metafor kurmayı istedi.

1975 sonrası eserlerinde bir şairin aynı zamanda bir filozofun ve halk ermişinin sesi duyulur. Mitologya serüvenine Doğu kültürleri unsurlarını da katmaya başlar. Şiirindeki bu gelişme denemeleri ve romanlarında da hissedilir.

ESERLERİ

ŞİİR:

Garip (Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte, 1941)
Rahatı Kaçan Ağaç (1946)
Telgrafhane (1952)
Yan Yana (1956)
Kolları Bağlı Odysseus (1963)
Göçebe Denizin Üstünde (1970)
Teknenin Ölümü (1975)
Sözcükler (eski kitaplardan derlenenler ve yeni şiirlerle, 1978)
Ölümsüzlük Ardında Gılgamış (1981)
Tanıdık Dünya (1984)
Güneşte (1989)
Yağmurun Altında (1995)

ROMAN:

Aylaklar 1965
Gizli Emir 1970
İsa’nın Güncesi 1974
Raziye 1975
Yağmurlu Sokak 1991
Meryem Gibi 1991

DENEME:

Doğu-Batı (1961)
Konuşarak (1964)
Yeni Tanrılar (1974)
Sosyalist Bir Dünya (1975)
Dilimiz Üstüne Konuşmalar (1975)
Maddecilik ve Ülkücülük (1977)
Paris Yazıları (1982)

TİYATRO:

İçerdekiler 1965
Mikado’nun Çöpleri 1967
Dört Oyun 1972

GEZİ:

Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan (1965)

ÖDÜLLERİ:
1967-68 İlhan İskender Armağanı Mikado’nun Çöpleri adlı oyunuyla
1970 TRT Sanat Ödülleri Roman Armağanı Gizli Emir adlı romanıyla
1973 TDK Çeviri Ödülü Tarjel Vesaas’dan çevirdiği Buz Sarayı romanıyla
1976 Yeditepe Şiir Armağanı Teknenin Ölümü şiir kitabıyla
1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Sözcükler şiir kitabıyla
1981 İş Bankası Büyük Ödülü Ölümsüzlük Ardında Gılgamış şiir kitabıyla...

Yalan...

Ben güzel günlerin şairiyim
Saadetten alıyorum ilhamımı
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum
Mahpuslara affı umumiden...
Çocuklara müjdeler veriyorum
Babası cephede kalan çocuklara...

Fakat güç oluyor bu işler
Güç oluyor yalan söylemek...


Çok Güzel Şey...

Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu.

Karacaoğlan’ın Bir Şiiri Üzerine Çeşitlemeler’den

I

Atımla yola çıkıyoruz seherde
Sabah, büyük bir kuş uyanıyor,
Ağırlaşmış ay gibi susuyorum,
Yaşı bilinmeyen yağmur önümde,
Bin yıl ötedeki ufak çiçekler.
Dün gece, dün gece gördüm düşümde
Kömür gözlümden ayrı düşmüşüm
Sevdamın avucunu bastırıyorum geceye
Yağıyor dağlara kar benim için
Güz ağaçları ile karıştırıyorum sisleri
Beni yola bırakan ırmağa dönüp bakıyorum
Uzaklıkların sınanmış bıçağı
Bir şey demek gelmiyor içimden
Kanımın buğdayını savuruyorum.
Atımla, atımla yola çıktım seherde
Lale sümbüller içinde hüma kuşları ötüyor,
Avcılar yolu tutmuşlar dağlara erken erken,
Dar sokaklardan geçiyorlar,
Sağlarına sollarına gümüşlü hamayıl asmışlar
Al atlarının,
Mücevherli tüfekler asmışlar omuzlarına,
Yeterince şarapları var günbatımı için
İnsan gibi bakan kartalları gördüklerinde.

| 0 yorum ]

Sana kendi içimdeki küçük adamı anlatmakla işe başlayacağım...

Demek ki, büyük adam, ne zaman ve hangi alanda küçük adam olduğunu bilir. Küçük adam, küçük olduğunu bilmez ve bunu bilmekten korkar. Kendi küçüklüğünü ve yetersizliğini, başkalarının gücü ve büyüklüğünün kendisinde uyandırdığı güç ve büyüklük görüntüleriyle örter.

Büyük genaralleriyle övünmektedir, ama kendisiyle övünmez. Kendisinde varolan düşünceye değil, kendi aklına gelmeyen düşünceye hayrandır. En az anladığı şeylere en çok inanır ve kolayca anladığı fikirlerin doğru olduğunu kabul etmez.

Sana kendi içimdeki küçük adamı anlatmakla işe başlayacağım:

Tam tamına yirmi beş yıl boyunca- senin bu dünyada mutlu olmayı hakettiğini savundum, kendine ait olan şeyi savunma yetisinden yoksun olmakla suçladım seni, sonra Paris ve Viyana barikatlarındaki kanlı çarpışmalarda, Amerika'daki köleliğin kaldırılması savaşında yada Rus devrimi'nde elde ettiklerine sahip çıkamamakla suçladım.

Paris'teki savaşının sonu Pétain ve Laval'e, Viyana savaşının sonu Hitler'e, Rusya'daki savaşının sonuysa Stalin'e vardı, Amerika'daki savaşının sonuysa Ku-Klux-Klan yönetimine varabildi.

Özgürlüğü, kendin ve başkaları adına korumak, ona bekçilik etmektense kazanmak gerektiğini ve de bunu sağlamanın yolunu pekala bilirdin sen.

Ben, bu gerçeği epeydir biliyordum. Ancak, her seferinde çalışıp didinip bir bataklıktan çıkmayı başardıktan sonra hemen başka bir bataklığa saplanmanın nedenini anlayamıyordum. Sonra yavaş yavaş ve el yordamıyla, seni köle yapan şeyin ne olduğunu buldum:
SEN KENDİ KENDİNİ KÖLELİĞE MAHKUM EDİYORSUN.

Bunu bilmiyordun, değil mi? Kurtarıcıların, seni baskı altında tutanların, Wilhelm, Nikolaus, Yirmisekizinci Papa Gregory, Morgan, Krupp ya da Ford olduğunu söylüyorlar. 'Kurtarıcıların'ın adına da, Mussolini, Napolyon, Hitler, Stalin, Troçki deniyor.

Bak ben ne diyorum: Senden başka hiç kimse senin kurtarıcın olamaz!

Artık tek bir efendinin sadık kölesi olmaktan kurtulup, önüne gelenin, herkesin kölesi olmak için, insan önce bir sömürücüyü diyelim, Çarı ortadan kaldırmalıdır. Devrimci güdülerin ve büyük bir özgürlük idealin olmaksızın böylesi bir siyasal suç işleyemezsin.

Bu durumda, kişi, diyelim İsa, Marx, Lincoln ya da Lenin gibi gerçekten büyük bir adamın önderliğinde bir devrimci özgürlük partisi kurar. Gerçekten büyük olan bu adam senin özgürlüğünü son derece ciddiye alır.

İşlerini kolaylaştırmak için çevresine küçük adamlar, yardımcılar, getir-götürcüler toplamak zorundadır, çünkü bu büyük işi tek başına yürütemez. Üstelik, çevresine küçük büyük adamlar toplamazsa, sen onu anlamaz, bir kenara iter, adam yerine koymazsın. Bir sürü küçük büyük adamla çevrilmiş olarak, senin adına güçler ve yetkiler ele geçirir, ya da bir damla hakikat, ya da yeni, daha iyi bir inanç bulur sana.

Sayfalar dolusu söylevler yazar, özgürlük yasaları, vb. şeyler yazar, kendisini ayakta tutacak olan senin yardımın ve ciddiliğindir. İçinde bulunduğun toplumsal bataklıktan çıkarır seni. Birçok küçük büyük adamı bir arada tutabilmek, senin güvenini yitirmemek için gerçekten büyük olan bir adam, derin bir aydın yalnızlığı içinde, senden ve gürültü patırtıdan uzak ama aynı zamanda senin yaşamınla yakın bir ilişki içinde, elde edebildiği büyüklüğünden her gün bir parça vermek, özveride bulunmak zorundadır.

Sana 'öncü'lük edebilmek için, senin onu erişilmez bir tanrıya dönüştürmene göz yummak zorundadır. Olduğu gibi, sade bir insan olarak kalsa, diyelim, elinde evlenme cüzdanı olmadığı halde bir kadını sevebilen bir adam olsa, ona güvenmezsin çünkü, onu olağandışı bir insan olarak görmek istersin.

Böylece, sen, kendi ellerinle, yeni efendini ortaya çıkarmış olursun. Kendisine yeni efendi rolü verilmiş büyük adam büyüklüğünü yitirir, çünkü bu büyüklük, onun sözünü sakınmazlığından, sadeliğinden, yürekliliğinden ve yaşamla arasındaki gerçek ilişkiden gelmekteydi.

Büyüklüklerini büyük adamdan sağlamış olan küçük büyük adamlar, maliye, dışişleri, hükümet, bilim ve sanat alanlarında büyük görevlere atanırken sen olduğun yerde, yani bataklıkta kalırsın. Bir, 'mutlu gelecek' yada bir 'Üçüncü Reich' uğruna pılı pırtı içinde dolaşmayı sürdürürsün. Damları samanla örtülü, duvarları tezekle sıvalı pis evlerde yaşamayı sürdürürsün. Gerçi kültür sarayınla övünmektesin.

Dilediğince çekip çevirdiğin, dilediğin biçime soktuğun 'yanılsama'dan hoşnutsun şimdilik- ancak, senin bu egemenliğin, bir dahaki savaşa ve yeni efendilerinin koltuklarını yitirmesine dek sürecektir.

Bu küçük adamlar, saraylardan, malikanelerden değil, senin saflarından gelmektedirler. Onlar da senin gibi acı ve açlık çektiler. Üstelik, sana bir yığın söz söyleyerek, senin ve yaşamının, ailenin ve çocuklarının birer hiç olduğunu anlatıyorlar, aptal, köleliğe elverişli ve başkalarının kullanacağı birer insan olduğunuzu söylüyorlar.

Size kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaat ediyorlar. Size özgüven değil, devlete saygı, bireysel büyüklük değil, ulusal büyüklük vaat ediyorlar. Sense olnlara 'Kurtarıcılar' diyorsun, 'Yeni Kurtarıcılar' ve bağırıyorsun: 'Heil! Heil! ' 'Viva! Viva! ' 'Yaşaa! Yaşşaa! '

| 0 yorum ]

Eflâtun çok rüya görürdü; o zamandan beri de daha az rüya görmüş değiliz. Eflâtun insan yaradılışının eskiden ikiz olduğunu; işlediği günahların cezası olarak da erkek, dişi diye ikiye ayrıldığını düşünmüş.

Eflâtun matematikte yalnız beş muntazam cisim olduğu için, ancak beş mükemmel dünya olabileceğini ispat etmişti. Onun Devlet'i de büyük rüyalarından biri oldu. Bundan başka uykunun uykusuzluktan, uykusuzluğun da uykudan geldiğini, insanın ayın tutulmasına, bir su havuzundan başka bir yerde bakarsa kör olacağını da rüyasında görmüştü. O zamanlar, rüya görmek, insana büyük bir ün kazandırırdı.

İşte siz'e hiç de 'kötü olmayan rüyalarından biri daha. Eflâtun'a öyle geldi ki, ilksiz matematikçi büyük Demiourgos, uçsuz bucaksız uzayı, sayısız kürelerle doldurduktan sonra, yaptığı işleri gözleriyle gören tanrıların bilgisini denemek istemiş. Küçük şeyleri büyük şeylere benzetmek caizse, çömezlerine heykel ve tablo yaptıran Phidias'la Zeuxis gibi o da tanrıların her birine şekil versinler diye birer parça çamur vermiş. Bu paylaşmada Demogorgon'a, Dünya denen çamur parçası düşmüş; o da bu çamur parçasına bu şekli verdikten sonra bir şaheser getirdiğini iddia etmiş. Kıskançlığa yol açacağını ,sanıyor,hatta meslek arkadaşları tarafından bile övülmeyi bekliyormuş; onların kendisini yuhalarla karşıladıklarını görünce şaşa kalmış.

Bu tanrılardan şakayı çok seven bir tanesi ona : "Doğrusu ya, demiş; çok iyi iş gördünüz: dünyayı ikiye ayırdınız; sonra birinde oturanlarla diğerinde oturanlar münasebette bulunamasınlar diye de iki yarım kürenin etrafını su ile kapladınız. Kutuplarda oturanlar soğuktan donacaklar, Ekvator'da oturanlar ise sıcaktan ölecekler. Yolcular açlıktan, susuzluktan ölsünler diye çok tedbirli davranıp büyük kum çölleri meydana getirdiniz. Koyunlar, inekler, tavuklar şöyle böyle iyi şeyler ama, doğrusunu isterseniz yılanlarla örümceklerden hiç hoşlanmadım. Soğanla enginar da çok iyi şeyler ama, yeryüzünü bir çok zehirli bitki ile kaplarken ne düşündüğünüzü anlayamadım; eğer dünya da oturanları zehirlemek istiyorsanız o başka...

Öyle sanıyorum ki, otuz çeşit maymun bundan daha çok köpek, yalnız dört veya beş çeşit de insan yarattınız: sonuncu hayvana akıl dediğiniz şeyi vermekle de onu diğerlerinden ayırmak istediniz. Ama doğrusunu isterseniz, şu akıl hem gülünç, hem de deliliğe çok yakın bir şey. Zaten bana öyle geliyor ki, siz bu iki ayaklı hayvana pek öyle büyük bir değer vermiyorsunuz; çünkü kendisine bir sürü düşman, çok az savunma imkanı, bir sürü hastalık, çok az ilaç, bir sürü tutku, çok az bilgelik vermişsiniz.

Anlaşılıyor ki siz, yeryüzünde bu hayvanlardan çok fazla sayıda bulunmasını istemiyorsunuz: çünkü karşılarına çıkan tehlikeleri hesaba katmasak bile, işinizi o kadar iyi ayarlamışsınız ki, günün birinde çiçek hastalığı her yıl bu çeşit hayvanların onda birini alıp götürecek, bu hastalığın kız kardeşide geriye kalan onda dokuzun hayat kaynağını zehirleyecek; bu da yetmiyormuş gibi, ve hadiseleri öyle iyi düzenlemişsiniz ki, geri kalanların yarısı dava peşinde koşmakla, yarısı da birbirlerini öldürmekle uğraşacak; böylece onların size minnet duyguları ile bağlanacaklarından emin olabilirsiniz; doğrusu ya güzel bir şaheser meydana getirdiniz."

Demogorgon kızardı: yaptığı işte hem maddi hem de manevi kötülük olduğunu anlıyordu; ama kötülükten çok iyilik olduğunu da iddia etmekten geri kalmıyordu; "Tenkid etmek kolay, dedi; ama elindeki hürriyeti kötülükle kullanmayacak, her zaman aklı başında hür bir hayvan yaratmak kolay mı sanıyorsunuz ? Dokuz bin çeşit bitki dikmek gerektiği zaman bunlardan bir kaçının zararlı olmasına engel olmak kolay mı sanıyorsunuz? Bir parça su, kum, balçık ve ateş oldu mu, artık deniz ve çöl olmayacak mı sanıyorsunuz? Benimle alay eden sayın bay, siz de Merih yıldızını doğurdunuz; iki büyük şeritle bu işin içinden nasıl çıktınız, hele bir görelim; aysız geceleriniz bakalım nasıl bir tesir bırakacak; yarattığınız insanlarda delilikten, hastalıktan eser var mı, yok mu şimdi göreceğiz."

Tanrılar hep beraber gidip Merih'i de incelediler; ve hep birden tanrının üzerine çullandılar. Zühal yıldızını doğuran o ağır başlı tanrı da ellerinden kurtulamadı; İuppiter Mercuros Zühre adındaki yıldızları yaratanlar da bir sürü sitem ile karşılaştılar.

Ciltlerle kitap broşür yazıldı; nükteli sözler söylendi, şarkılar çıkarıldı; tanrılar ayıplarını birbirlerinin yüzlerine vurdular; herkes birbirine diş biledi; sonunda ilksiz Demiorgos hepsini susmaya mecbur etti; onlara: "İyi işler de gördünüz kötü işler de dedi; çünkü çok zekisiniz ama kusursuz da değilsiniz; eserleriniz ancak birkaç yüz milyon yıl sürecek; ondan sonra da daha bilgili olacağınız için daha iyi işler göreceksiniz: kusursuz, ölmez iş görmek yalnız bana mahsustur."

İşte Eflatun'un çömezlerine anlattığı şeyler bunlardı. Sustuğu zaman bunlardan bir tanesi ona : "Sonra uyanıverdiniz değil mi üstat?" dedi.

| 0 yorum ]

Bir şizofrendim artık.. Yalanlar söylüyordum, hem sana hem de ona.. Kendimi tanıyamaz olmuştum. Hangisi bendim?
Birbirinden nefret eden ve birbirinin varlığına tahammül edemeyen bu iki benlikle yalnız kaldığımda çıldıracak gibi oluyor, ağır ağır ruhumu öldürüyordum..------------------------------------------------------------------------------

Asla çözemediğim kurallarıyla beni hep dışına sürükleyen hayata yeniden tutunmaya çalıştığım tek yerin size duyduğum bu derin aşk olduğunu bilmediniz hiç..
Sayfa: 7

--------------------------------------------------------------------------------

Sorardım, senden değil, neden hep kendimden kaçtığımı..
Her yeni ilişkiyle içimdeki boşluğun biraz daha derinleştiğini bildiğim halde bu hayatı neden sürdürdüğümü sorardım kendime..
Sayfa: 12

--------------------------------------------------------------------------------

..beni daha çok kırmasınlar diye kendimi adamalarım olmadık insanlara. Yanındaydım onların, yan yanaydım. Ama hiçbir zaman onlarla birlikte olmadım. Hiçbir zaman kabullenmedim varlıklarını.
Sayfa: 13

--------------------------------------------------------------------------------

Sevgi deyince ölüm aklıma geliyor hemen, yenilgi, yıkım..
Çünkü ne zaman aşkla büyülensem, o çok eski korkum bana yaralı kendimi hatırlattı..
Sayfa: 14

--------------------------------------------------------------------------------

Ona duyduğum o tutkulu istek çözülmeye başlamıştı.
İlişkimizdeki alışkanlığın açtığı her boşluk, başkalarının sevgisine duyduğum özlemi biraz daha artıyordu.
Sayfa: 19

--------------------------------------------------------------------------------

İçim burkulurdu gitmesinden, ama yine de gitmesini isterdim.
Sayfa: 19

--------------------------------------------------------------------------------

Onu durmaksızın boşluğa savuran o sevgi dolu ilgisizliğimden korunabilmek için ona sığınırmış.
Sayfa: 26
--------------------------------------------------------------------------------

Yüzün ki, kalbini hiç saklayamaz..
Sayfa: 29

--------------------------------------------------------------------------------

Ve sana hayattan daha kötü davranamazdım..
Sayfa: 32
--------------------------------------------------------------------------------

Akıllıydım, bu karanlık şehirde tek başına ayakta kalabilme savaşını göze alacak kadar korkusuzdum.
Yalnız yaşayan, özgürlük sarhoşu, cesur ve hayatı henüz tanımayan bir genç kadının etrafını saran diğer akbabalardan kendimi hiç farkında olmadan korumuştum o ana kadar.
Sayfa: 34

--------------------------------------------------------------------------------
..içinde senin olmadığın bir hayat beni hiç cezbetmiyordu.
Sayfa: 34

--------------------------------------------------------------------------------
Eksik olan sendin...
İstediğin zaman eskisi gibi bana ulaşamamak seni kışkırtıyordu. Artık ulaşılamayan, merak edilen, güvenilmez ve tahrik eden kadındım.
Sayfa: 36
--------------------------------------------------------------------------------
Seni inkar ederek içimde korumaya çalışıyordum.
Sayfa: 37
--------------------------------------------------------------------------------
Açlığını duyduğum senin sevgindi, cinsellik değil.. Ne onda, ne başka birinde, nede dünya üzerinde hiçbir yerde olmayan, sadece ruhunun o karanlık, o binbir gizemle dolu bahçesinde gezinirken hissedebildiğim sevgin..
Sayfa: 38
--------------------------------------------------------------------------------
İçimdeki masumiyeti ve kanayan benliği bu kadar iyi saklardım işte ondan..
Sayfa: 40
--------------------------------------------------------------------------------
Bense seni hep inkar ettim, elimde kalan son sevgiyi, son masumiyeti koruyabilmek için..
Sayfa: 41
--------------------------------------------------------------------------------
Sevgi öğretilmemişti ona. Hep acımasız ve sağlam olmaya zorlamıştı onu hayat.
Sayfa: 41
-------------------------------------------------------------------------------

Hayatımda olmasan da, yalnız uzaktaki varlığının düşüncesiyle..
Sayfa: 42
--------------------------------------------------------------------------------
En büyük dert kimi özlediğini, kimi sevdiğini bilememekmiş..
Sayfa: 47
--------------------------------------------------------------------------------
Kendim deyince aklıma o sahipsiz sızı geliyor. Kendim deyince, sen artık yaşama, sen artık duygularını yitirdin, bir daha hiçbir zaman eskisi gibi sevemeyeceksin, diyen o ses geliyor aklıma.
Sayfa: 47
--------------------------------------------------------------------------------

Kendi yalnızlığıma bakmaz, başkalarının yalnızlığını çözmeye çalışırdım.
Sayfa: 48
--------------------------------------------------------------------------------
Tek bildiğim savaşmam gerektiğiydi ve kazanmam..Duygularımı, hayallerimi gizleyip kazanmam..
Sayfa: 49
-------------------------------------------------------------------------------
Öyle büyüktü ki özlediğim sevgi, ona kavuşabilmek için hep bir başkası gibi yaşadım. Yıllarca sevgiyi özlerken, sanki ona hiç ihtiyacım yokmuş gibi davrandım.
Sayfa: 49
--------------------------------------------------------------------------------
Ben bu dünyada kendime bir yer ararken, sen sevgiyi hep yanlış yerlerde aramışsın.
Sayfa: 51
--------------------------------------------------------------------------------

Yüreğimdeki kum saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen "sen" den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen "sensizliğe" tersyüz ederek gittin.
Sayfa: 53

--------------------------------------------------------------------------------
..hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek...
Tüm ısrarlarına rağmen, bu eşsiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamaktı.
Sayfa: 55
--------------------------------------------------------------------------------
Seni sevmek, ait olduğun gökyüzünde seni özgür bırakmaktı.
Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razı olmaktı.
Sayfa: 57
--------------------------------------------------------------------------------
Sonra sevmek, yaralı kadınlığımı başka yüreklerle avutma yanılgısına kapılmak oldu.
Sayfa: 59
--------------------------------------------------------------------------------
Kimseye veremedim yüreğimi. Ne zaman baksalar içime, yüreğimin kırık aynasında kendilerinin değil, senin yüzünün aksini gördüler hep.
Sayfa: 60
--------------------------------------------------------------------------------
Arzuladığım ne varsa herşey karşılıksız kaldı bu hayatta.
Sayfa: 65
--------------------------------------------------------------------------------Senin o affedemediğin kalbinde yatıyor benim tek ve gerçek sevgim.
Sayfa: 67
--------------------------------------------------------------------------------
Tanıdığımısandığım insanlar öylesine çabucak değişiyor ki.. İnsanları tanımakta zorlanınca, bütün öfkem, bütün kırgınlığım kendime yöneliyor.
Sayfa: 70
--------------------------------------------------------------------------------
Sırf kalemini değdirdiğin için atmaya kıyamadığım bu kağıtlar..
Sayfa: 76
--------------------------------------------------------------------------------
Asıl çektiğim acı buydu aslında, yanındayken kendimi yine de senden çok uzaklarda hissetmemdi.
Sayfa: 82
--------------------------------------------------------------------------------
Mükemmellik, kaybedeni çok, anlamsız ve haksız bir yarıştır.
Sayfa: 83
--------------------------------------------------------------------------------
Yıllardır ruhumun gurbetinde yaşamaktan tükendim.
Sayfa: 87
--------------------------------------------------------------------------------
Tıpkı İstanbul gibiydin; Sana dokunmak, sana kapılmak, sana tapmak yenilgiyi daha baştan kabul etmekti.
Sayfa: 92
-------------------------------------------------------------------------------

Herşeyi derinden hissedebilmek için korunaksız, zırhsız bırakmıştım kendimi.
Sayfa: 97
--------------------------------------------------------------------------------

Çünkü aradığım aşkı bulamadım bu hayatta.
Sayfa: 101
--------------------------------------------------------------------------------

Aramızda en çok kullandığımız kelime ayrılıktı.
Sayfa: 108
--------------------------------------------------------------------------------

Karakterim, sevgimle onun sevgisi arasında sanki imkansız bir uçurum gibi açılıyordu.
Sayfa: 109

--------------------------------------------------------------------------------
Sevgiliyle geçirilen en sıradan an bile bir mucize gibidir. Asla tüketemez; asla sıkılamazsın.
Sayfa: 139

--------------------------------------------------------------------------------

Aşkını bilinçaltımda da yaşadığımı fark etmiyorsun.
Sayfa: 148

| 0 yorum ]

Şair Evlenmesi bizde ilk tiyatro ürünü olarak bilinir. Bu bir bakıma doğru, bir bakıma hatalıdır. Çünkü Türkiye’de Şinasiden önce de bir tiyatro yazma denemesi yapılmıştır. Abdülhak Hamidin babası, Hayrullah Efendi Şinasiden on beş yıl kadar önce “Hikaye-i İbrahim Gülşeni“ adlı romanla tiyatro arası bir eser meydana getirmiş; fakat bunu yayınlamayı görevinin ve makamının şanına uygun görmemiş ki hiçbir zaman düşünmemiştir. Onun bu eseri yazıldıktan yüz yıl kadar sonra ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Şinasi “Şair Evlenmesi“ ni yazdığı zaman böyle bir örnek meydanda yoktu. Sonuç olarak “Şair Evlenmesi” Türkiye de ilk yayımlanan, hatta ilk yazılan tiyatro eseridir.

Şair Evlenmesi “Tercüman-ı Ahval” de tefrika edilmiştir. Birkaç sayı süren tefrika, halk kitleleri tarafından pek anlaşılamadığı gibi, aydınlar tarafından da pek önemsenmemiştir. Hatta rakip gazete “Ceride-i Havadis” yazarları bu tefrikayı pek hafife almış, onu tiyatro değil kocakarı masalı diye nitelemiştirler. Halbuki Şinasi bu eseri basit de olsa, ilk Türk tiyatrosunun bir denemesini yapmak amacıyla kaleme almıştır. Anlaşıldığı gibi “Şair Evlenmesi” halk tarafından pek ilgiyle karşılanmamış, “Ceride-i Havadis” tarafından da horlanmış ve sonra da unutulup gitmiştir. Fakat daha sonraları Selanik’te Mehmet Tayfur isminde bir kitapçı “Tercüman-ı Ahval” koleksiyonunda bu esere rastlamış ve bunu kitap halinde basmıştır. O zamanlarda İstanbul’da çıkan “Çaylak” adlı bir mizah gazetesi bu olayı alaya almış ve duruma karşı bir fıkra yazmıştır. Daha sonra kitapçı da “Çıngıraklı tatar” da bir mektup yayınlatarak eserin Şinasi’ye ait olduğunu ispatlamıştır. Böylece kitap haline giren “Şair Evlenmesi” yine de unutulmaktan kurtulamamıştır. Ancak İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, İbrahim Necmi Dilmen tarafından Selanik’te kurulmuş olan amatör bir tiyatro topluluğu tarafından sahnelenmiştir. Bu eser sade ve tabii bir konuşma diliyle yazılmış, sahnelenmeye uygun hoş bir komedidir.

Şair Evlenmesi alafranga tutum ve davranışı, kılık ve kıyafetiyle mahallelinin hoşuna gitmeyen Müştak Bey adında fakir, fakat oldukça kafalı bir şairin sevip evlenmek istediği genç Kumru Hanım yerine, onun büyük kız kardeşi çirkin ve kart Sakine Hanım’ı almaya mecbur edilmesi; bu küçük entrikanın, mahalle imamına Müştak Bey’in dostu Hikmet Efendi tarafından verilen rüşvetle sonuçsuz bırakılmasının hikayesinden ibarettir. Kişiler gayet canlı ve doğrudan hayattan alınmıştır. Her kişiye kendi ortamının konuşma dili verilmiştir. Kimsenin ağzında yabancı ve yadırganacak söz yoktur. Hatta oyuncuların ağzından yazılan yanlış söyleyişler, imkansızlıklar, telaffuz hataları da aynen sahnelenmiştir. Eserin bir diğer özelliği de kişi adlarının kendi kimliklerine uygunluğudur.

Sair Evlenmesin'den

Müştak Bey adlı genç bir şair, kendi mahallesinde oturan Kumru’yu sever ve onunla evlenmek ister. Bu evlenmeye Ziba Dudu ve Habbe Kadın aracılık eder. Nikahtan sonra ona Kumru’nun yaşlı ve çirkin ablası Sakine Hanım’ı gelin olarak getirirler.

Dördüncü Fıkra
Müştak Bey, Ziba Dudu, Habbe Kadın, Sakine Hanım

Ziba Dudu: Evladım, gelin hanımı getirdik. Gel koltuğuna gir de köşeye oturt.
Müştak Bey: (Neşatından türlü türlü tuhaflıklar ederek Sakine Hanımı Habbe Kadın koltuklamış olduğu halde karşılar.) Vaay...
Ziba Dudu: (Habbe Kadına) A dostlar damak bey gelin hanımı görür görmez sevincinden bayıldı.
Müştak Bey: Hayır, sevincimden bayılmıyorum, kederimden yüreğime iniyor, ah!
Habbe Kadın: (Ziba Dudu’ya) A! Zavallı gelin hanımı bir titreme aldı. Amanın, al basmasın. (Sakine Hanımı Sandalyeye oturtur).
Ziba Dudu: İşte ömrün oldukça sana can yoldaşı olacak sevgili ayalin Sakine Hanım.
Müştak Bey: O bana can yoldaşı olacağına benim canım çıksa daha canıma minnettir.
Ziba Dudu: (Habbe Kadın’a) Adamlar, damat bey sayıklamaya başladı. Galiba safasından aklını şaşırmış.
Habbe Kadın: (Ziba Dudu’ya) Biçare hasretine kavuştuğu için sevinç delisi oldu.
Müştak Bey: (Hüzünle) Ah! Ah! Ah!
Ziba Dudu: Ağlama... Sen ağlayacağına düşmanların ağlasın.
Müştak Bey: Ah, düşmanlarım bu halimi bilseler nasıl gülerler.
Ziba Dudu: Haydi kuzum, gelin hanımın duvağını aç da yüzünü gör. Biraz gönlün açılsın.
Müştak Bey: Neye lazım!.. Yüzünü göreyim de bir kat daha yüreğim mi kalksın?
Ziba Dudu: Aç evladım, aç. Sevgilin olduğuna şüphen kalmasın. (Habbe Kadın’la beraber Sakine Hanım’ın duvağını, Müştak Bey’e açtırmak için cebreder.)
Müştak Bey: İstemem. (Elini çekerken Sakine Hanımın duvağıyla iğreti saçı kazaen eline ilişir, kalır. Ve Sakine Hanımın yüzü ve ak saçları açılır.) Bu ne?
Ziba Dudu: Vaay! Zavallı kızcağızın sırma gibi nazik saçlarını yolup çıkardı.
Müştak Bey: Ey, vakıa ak saçları beyaz sırma gibi, baksana nasıl parıl parıl parlıyor.
Ziba Dudu: Ay, o lakırdı ona değil, yenge kadınla banadır. Ben sana harf atmayı öğretirim. (Habbe Kadın’a) Haydi, yenge kadın gelin hanımı çabuk dışarı çıkar da nikahını kıyan efendiyi çağırt. Yanımızdaki kahvededir. Orada bulunan mahalleliyi alsın da gelsin. Şuna bir meram anlatsınlar.

| 0 yorum ]

Divânü Lügati't-Türk, Kaşgârlı Mahmut tarafından 25 Ocak 1072'de yazmaya başlanmış ve 10 Şubat 1074'te bitirilmiştir. Abbasî Halifesi El-Kaim döneminde yazılmış, Halife Muktadi Bi'llah'a sunulmuştur. Bu kitap Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin de Arapça kadar önemli bir dil olduğunu kanıtlamak amacı ile yazılmıştır.Türkçe'nin neden öğrenilmesi gerektiğini şöyle anlatır:

"Ant içerek söylüyorum, ben Buhara'nın, sözüne güvenilir imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de senetleri ile bildiriyorlar ki, Yalvacımız (Peygamber), kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır buyurmuştu. Bu söz (hadis) doğru ise sorguları kendilerinin üzerine olsun Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Bu doğru değil ise akıl bunu emreder. Tanrı devlet güneşini Türk burçlarını yükseltmiş ve onların mülkleri üzerinde felekleri döndürmüştür. Tanrı onlara Türk adını vermiş ve yeryüzüne ilbay kılmış, hakanları onlardan çıkartmıştır. Dünya uluslarının yularların onlar eline vermiş, herkese üstün kılmıştır. Onlarla birlikte çalışanları aziz kılmış ve Türkler onları her dileklerini ulaştırmış, kötülerin şerrinden korumuştur. Onlara hedef olmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, onların yolunu tutmak, derdini dinletebilmek gönüllerini alabilmek için dilleriyle konuşmaktır."

Türk adı altında da şu bilgileri verir:

"Bir ad olarak Türk adını Tanrı vermiştir, dedik. Çünkü bize Kaşgarlı Halefoğlu Şeyh Hüseyin ona da İbn ül-Gurkî denilen kimse İbn üd-Dünya demekle tanılan Şeyh Ebû Bekr il-Müfid ül-Cürcanî'nin Ahır zaman üzerine yazmış olduğu kitabında Ulu Yalvac'a tanık varan bir hadis yazmıştır. Hadis şöyledir, ' Yüce Tanrı' -Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları Doğuda yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam Türkleri o ulus üzerine musallat kılarım, diyor. İşte bu,Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü , Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır. Onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerine yerleştirmiş ve onlara 'Kendi ordum demiştir. Bununla beraber Türkler güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, övünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer sayısız iyiliklerle görülmektedirler."

Divân'ın ilk önce Kilisli Rıfat, daha sonra Konyalı Atıf Bey ve Besim Atalay tarafından Türkçe çevirileri ve Türk bilim adamları tarafından açıklamaları yapılmıştır.

Divân Batıda ilgi uyandırmış, 1928 yılında C. Brochkelmann Kaşgarlı üzerinde araştırmalar yapmıştır. Dankoff'un Divânü Lugât-it Türk çevirisi ile James Kelly'nin makaleleri de son çalışmalardır.

Kitabın metni Türkçe ve açıklamalar Arapçadır. Arapça gramer kuralları örnek olarak hazırlanmış ve her bölümde kelimeler Arap alfabesine göre sıralanmıştır. Türk dilinde onsekiz harf kullanıldığını, yazılışta yeri olmayan, ancak söylenirken kullanılan yedi harf ile duraklama harfinin de bunlara eklenmesi gerekir, demiştir.

11. Yüzyılda Kaşgârlı Mahmud'un Çizdiği Dünya Haritası

Mahmud Divân'da şöyle demektedir:
" Rum ülkesinden Maçine dek Türk illerinin hepsinin boyu beşbin ,eni sekizbin fersah eder. İyice bilinmek için bunların hepsi, yeryüzü biçiminde daire şeklinde gösterilmiştir."
Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde Doğu, Batı, Kuzey, Güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler İtil boylarına, yani Kıpçakların ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Güney-Batıda Habeşistan'a , Güneyde Hint, Sint, Doğuda Çin ve Japonya'ya işaret edilmiştir. Ortada Yarkent, Kaşgar, Barsgan, Balasagun, Yifruç, İkiöküz, Asbuâli, Kumri, Talas v.s. gibi daha birçok Türk kentleri yer almıştır.

Asya'nın batısı, kuzeyi ve güneyi çizilmeden bırakılmış, bir plan olarak bile pekçok hatalarla dolu olmasına karşılık, Doğu bölgelerine ilişkin verdiği bilgiler gerçeğe uymaktadır. Haritasında Çin Seddi'ni göstermiş, bu seddin ayrıca yüksek dağların ve denizin Yecüc ve Mecüc'lerin dillerinin öğrenilmesini engellediğini bildirmiştir. Japonya'ya gelince; onu haritasının Doğusunda bir ada olarak göstermiş ve denizin onların dillerini öğrenilmesine olanak vermediğine işaret etmiştir.

Yukarda görüldüğü gibi, ilk Japon haritası bir Japon tarafından 14.yüzyılda çizilmiş, bir Dünya haritasında yer alması ise 15.yüzyılda olmuştur. Bütün bu bilgilerin ışığı altında, bir plan biçiminde olsa, yanlışlarla dolu da olsa ilk Japon haritasının 11.yüzyılda Kaşgârlı Mahmud tarafından çizilmiştir.


| 0 yorum ]


Kimyasal Atıkların Çevreye Verdiği Zararlar

Günlük hayatımızda çokça karşılaştığımız çevre sorunlarının birçoğu kullandığımız bazı kimyasal ürünlerden kaynaklanmaktadır. Zira bilim ve teknolojinin sadece faydacılık anlayışı ile gelişmesi ekolojik sistemi tahrib etmekte, çevreye de sürekli şekilde yeni kimyasal maddeler sağlamaktadır. Kimyasal maddelerin aşırı üretimi ve tüketimi sonucu bugün artık kimyasal bir kaos yaşanmaktadır. Üretimi yapılan kimyasal bileşik sayısının 65 milyonu bulduğunu biliyoruz. Pek çok kimyasal madde, tehlikesinden habersiz olarak evlerimize; iş yerimize, gıdalarımıza ve vücudumuza girmekte; çevreye ve canlılara etkileri araştırılmaksızın kötü etkilerini sürdürmektedir.
Endüstri ve kozmetik sanayiinde geniş çapta kullanılan florokarbon gazı, atmosferin koruyucu ozon tabakasını zayıflatmaktadır. Asbest liflerin uzun süre kullanımı çalışanlarda kanser oluşumuna neden olmuştur. Zararsız zannedilmiş olan analjezik ilaçların fazla kullanımı sonucu bu ilaçların böbrek yetmezliğine yol açtıkları görülmüştür. Geçmişte thalidomide adlı ilacın kullanılması kolsuz, bacaksız bebeklerin doğmasına neden olmuştur. Tarımda çok fazla tabiî ve sun’î gübre kullanımı zemin sularının kimyasal kirlenmesine neden olmaktadır.
Kısacası, çevremizde ne kadar çok kimyasal madde varsa sağlığımız o ölçüde tehlikeye girmektedir. Özellikle atık suların nehirlere, göllere ve denizlere boşaltılması çok dramatik çevre sorunlarına neden olmaktadır. Endüstriyel atık suların içerisinde bulundurdukları toksit maddeler, sudaki canlı yaşamının kısa sürede tükenmesine yol açmakta ve ekosistemi felç etmektedir. Ayrıca içme sularına karışmalarıyla önemli sağlık sorunlarına yol açar.
Sanayileşmiş ülkelerde yeryüzü kaynaklarının kontrolsüz harcanması sonucu ozon tabakasının tahribi, asit yağmurları, sera tesiri, hava, kara ve denizlerin kirlenmesine, ormanların ve tarım alanlarının azalması hayat alanını giderek daraltmaktadır.
Ozon tabakasının incelmesinin başlıca tehlikesi cilt kanserlerinin artmasıdır. Sera etkisinin temel nedeni ise petrol ve kömür gibi fosil yakıtların kullanımıdır. Bu durumunun zamanla oluşturabileceği muhtemel neticeler arasında atmosfer ısısının artması, buzulların erimesiyle deniz seviyelerinin yükselmesi, karaların azalması, kuraklık ve dolayısıyla gıda kıtlığı tehlikesi sayılabilir.
Ayrıca, inşaat materyali, sentetik malzemeler içeren mefruşat ve çeşitli tüketim ürünlerinin (boya kâlemleri, inceltiler, cila, vernik...) içerdikleri bileşikler ev içi havasını kirleterek sağlık açısından zararlar oluşturabilmektedir. Asbest ve kurşun içeren boyalar bilhassa sağlık açısından tehlikeli olmaktadır.