Kaşgarlı Mahmud’un hayatı hakkındaki bilgilerimiz eserinin önsözünde belirttiklerinden öteye geçemiyor. Babası ve dedesi Barsganlı olmasına rağmen Mahmud Kaşgar’da doğmuştur. Babasının buraya daha sonraları göç ettiği anlaşılıyor. Onun ne zaman doğup, ne zaman öldüğü ise kesin olarak belli değildir. Bununla beraber bazı varsayımlar yaparak; mesela eserin yazılış ve halifeye sunuluş tarihini esas alarak (464-466/1072-1074) onun 11. yüzyılın birinci yarısında dünyaya gelip, ikinci yarısında vefat ettiğini söyleyebiliriz. Ama bu bir varsayım olmaktan öteye geçemez. Eserinin önsözünde belirttiğine göre adının Mahmud, babasının adının Hüseyin, dedesinin adının ise Mehmed olduğunu anlıyoruz. Yine eserinde belirttiğine göre soylu bir aileden gelmekte, iyi silah kullanmakta ve dilin gramerini iyi bilmektedir. Sözlerinden öyle anlaşılıyor ki, eserini yazmak için iyi bir hazırlık devresi geçirmiş ondan sonra eserini yazmaya başlamıştır. “Ben onların en uz dillisi, en açık anlatanı, akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi kargı kullananı olduğum halde onların şarlarını, çöllerini baştan başa dolaştım. Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma, Kırgız boylarının dillerini, kafiyelerini belleyerek faydalandım; öyle ki, bende onlardan her boyun dili, en iyi yolda yerleşmiştir. Ben onları en iyi surette sıralamış, en iyi bir düzenle düzenlemişimdir.” ESERLERİ Kaşgarlının günümüze kadar ulaşan eserinin adı Divânü Lügâti’t-Türk’tür. O, bir eseri daha olduğunu divanında söylemekle beraber bu eser henüz bulunamamıştır. Bulunamayan bu eserin adı Kitâbı Cevâhir el-Nahvi fî Lügâti’t-Türk’tür. Kaşgarlı Divânü Lügâti’t-Türk’ü yazış amacını eserinin önsözünde şöyle belirtiyor: “Türk dili ile Arap dilinin at başı beraber yürüdükleri bilinsin diye…” yani o eserini yabancılara, özellikle de Araplar’a Türkçe’nin üstün bir dil olduğunu ve diğer dillerle yarışabilecek seviyede olduğunu belirtmek için yazmıştır. Eserini yazmak için Türklerin bir çok şehrini gezmiş, dolaşmış ve birçok not aldıktan sonra eserini yazmaya koyulmuştur. İyi bir hazırlanma ve çalışma neticesinde ortaya çıkan bu eser bize XI. yüzyıldaki Türklerin tarihi, coğrafyası, kültürü, folkloru, yaşayışı, edebiyatı, belli başlı yerleri, belli başlı kişileri, günlük hayatta sık sık kullanılan kelimeleri vb. birçok özelliğini yansıtmaktadır. Bu yönüyle eser, Türk tarihinde bir “hazine” sayılmaktadır. Yazar, yukarıda saydığımız özellikleri lügatine seçmiş olduğu kelimeleri örneklerken kullanmıştır ve bunda da çok başarılı olmuştur. Normalde eser bir sözlük olmasına rağmen seçtiği örneklere baktığımızda gerek savlar (atasözleri), sagular (ağıt), beyitler, çeşitli şiir parçaları, deyimler ve gerekse de çeşitli yer adlarına ve kişi adlarına rastlamaktayız. SAGU (Alp Er Tonga Mersiyesi) Alp Er Tonga öldi mü Uluşıp eren börleyü Bardı közüm yarukı DESTAN (Uygurlara Karşı Bir Savaş destanından) Kemi içre olturup Ağdı kızıl bayrak Keldü esin esneyü Kara buz kamu erüşdi Tümen çiçek tizildi Günümüz Türkçesiyle: Rüzgar eserek geldi Karlar ve buzlar hep eridi On binlerce çiçek sıra sıra dizildi SAVLAR 1. Aç ne yimes, tok ne times. Günümüz Türkçesiyle: BİRKAÇ BEYİT “Algıl ögüt mendin oğul erdem tile. Kışka etin kelse kalı kutluğ yay SONUÇ Elimizdeki bu eser yabancılara özellikle de Araplar’a Türkçeyi öğretmek için yazılmıştır. Kimi dilcilerimize göre de bu eser şuurlu bir milliyetçi olan ve Türk dilinin zenginliğini bilen Kaşgarlı’nın onun bu özelliğini başkalarına da anlatmak istemesidir. Her ne amaçla yazılmış olursa olsun bu eser Türk dil ve kültür tarihimizin bir “hazinesi” konumundadır. Görünüşte bir gramer kitabı olan Divânü Lügâti’t-Türk içerik olarak çok zengindir. Divanda o zamanki Türk dünyasının dili, kültürü, folkloru, tarihi, coğrafyası, vb. özelliklerin verilmiş olması onu daha da önemli kılmaktadır. Eseri asıl önemli kılan da budur zaten. Bu eser aynı zamanda Türk dilinin ilk Türkçe sözlüğü olmasıyla da önemlidir. Eserin tanıtımı daha iyi yapılmalı ilköğretimde, ortaöğretimde ve yükseköğretimde öğrencilerin kapasitelerine göre yavaş yavaş verilmeli, bu kültür hazinemiz herkese öğretilmelidir. KAYNAKÇA:
Onun böyle bir eser yazdığına bakılırsa; iyi bir eğitim aldığı, Arapça’yı ve Türkçe’yi en ince detaylarına kadar -bir sözlük yazabilecek kadar- bildiği söylenebilir.
Kaşgarlı Mahmud’un ne zaman ve nerede öldüğü kesin olarak bilinmemektedir.
Bizim konumuz divanda geçen savlar, halk edebiyatı unsurları, beyitler ve çeşitli şiirlerdir. Kaşgarlı lügatine almış olduğu sözcükleri açıkladıktan sonra onları daha anlaşılır kılabilmek için sözcükleri cümle içerisinde örnekleme yoluna gitmiştir. Bu yola başvurduğunda ise örnek olarak da sıradan cümleler değil, o zaman halk arasında kullanılmakta olan savlar (atasözü), sagular (ağıt), destanlar, beyitler, dörtlükler, koşuklar, deyimler veya çeşitli edebî cümleleri almıştır. Bu yolla sözcüklerin daha kolay anlaşılmasını ve aynı zamanda akılda daha çok kalmasını sağlamıştır.
Kaşgarlı’nın eserinde, yukarıdaki örneklerin kullanımıyla ilgili Banarlı şu açıklamayı yapmaktadır: “Divânü Lügâti’t-Türk’teki Türkçe örnekler Göktürk Kitabeleri’nden bu yana bize kadar yaşayan en eski Türk edebiyatı hatıralarıdır. Bunlar arasında türlü koşuklar, sagular ve destan parçaları vardır. Böyle şiirler, umûmiyetle ve herhangi bir kelimeleri dolayısıyla, birer dörtlük halinde eserin muhtelif sahifelerinde dağınıktır. Bu muhtelif sahifelerdeki dörtlükler, mevzuları ve kafiyeleri ile seçilerek, birbiri arkasına konulunca bundan bir manzumenin bütünü veya büyük bir parçası meydana çıkmaktadır.”
Yukarıda belirttiğimiz türleri örneklendirerek konumuzu sonlandırmak istiyoruz. Eserde geçen sav, sagu, koşuk, destan parçalarından ve deyimlerden bazıları şunlardır.
Issız ajun kaldı mu
Ödlek öçin aldı mu
Emdi yürek yırtılur
Yiğit Er Tonga öldü mü?
Fâni dünya kaldı mı?
Zaman öcünü aldı mı?
Şimdi yürek yırtılır.
Yırtın yaka ırlayu
Sıkrıp üni yurlayı
Sığtap közi örtilür
Erenler tıpkı kurt gibi uluşuyorlar
Yaka yırtarcasına bağrışıyorlar
Seslerinin tüm kuvvetleriyle haykırarak
Gözleri örtülünceye kadar ağlıyorlar
Aldı özüm konukı
Kandı erinç kanıkı
Emdi udın udgarur
Gözümün feri söndü
Onunla birlikte ruhum da gitti
Şimdi o kim bilsin nerelerdedir
Şimdi o, uykudan uyandırıyor.
Ila suvın keçtimiz
Uygur tapa başlanup
Mınglak ilin açtımız
Gemi içerisinde oturarak
Ila suyunu geçtik
Uygurlara karşı durmakla
Mınglak ilini fethettik
Toğdı kara toprak
Yetişü kelip oğrak
Tokışıp anın geçtimiz
Kızıl bayrak yükseldi
Kara toprak canlandı
Oğrak binicileri de yetişip
Savaşa tutuşarak geciktik
KOŞUK
Kadka tükel osnayu
Kirdi bodun kasnayu
Kar bulut kükreşür
Taglar suvı akışdı
Kökşin bulıt örüşdi
Kayguk bolıp ögrişür
Bükünden ol yazıldı
Üküş atıp özeldi
Yirde kopa adrışur
Kar tipisine benziyordu
Halk titreyerek (evlere)girdi
Kara bulutlar gürlüyor
Dağların suyu (seller halinde) aktı
Mavimtırak bulutlar belirdi
(Bunlar, deniz üstündeki) kayıklar gibi (Havada sallanıp duruyor)
Tomurcuklarından çözüldü
Uzun süre yatmaktan sıkılmışlardı
Yerden biterek birbirlerinden ayrılıyorlar
2. Alın arslan tutar, küçin sıçgan tutmas.
3. Bir karga birle kış kelmes.
4. Böri koşnısın yimes.
5. Ermegüke bulıt yük bolır.
6. Efdeki buzagı öküz bolmas.
7. İt ısırmaz, at tepmes time.
8. Tag taga kavuşmas, kiş kişike kavuşur.
9. Yılan kendi egrisin bilmes, tefi boynın eğri tir.
10. Kanıg kan bile yumas.
1. Aç ne yemez, tok ne demez. 2. Al (Hile) ile aslan tutulur, güç ile sıçan tutulmaz. 3. Bir karga ile kış gelmez. 4. Kurt komşusunu yemez. 5. Tembele bulut yük olur. 6. Evdeki buzağı öküz olmaz. 7. İt ısırmaz, at tepmez deme. 8. Dağ dağa kavuşmaz, kişi kişiye kavuşur. 9. Yılan kendi eğrisini bilmez, deve boynun eğri der. 10. Kanı kanla yıkamazlar.
Boyda uluğ bilge bolup bilging ula.
(Oğul! Benden öğüt al, edep ve terbiyeye çalış, tâ ki ulusun büyüğü olasın; onlar arasında edep ve hikmetin yayıla.)
Tün kün keçe alkınur ödhlek bile ay
(Kutlu yaz geldiğinde kış için hazırlan; gece gündüz geçerek ay ile zaman tükenir.)”
1. Divanü Lügâti’t-Türk Tercümesi, Çev: Besim Atalay, 4. bsk., Ankara, 1998
2. BANARLI, N. Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1998
3. CAFEROĞLU, Ahmet, Kaşgarlı Mahmut, 2. bsk., İstanbul, 1999
4. KUDRET, Cevdet, Örnekli Türk Edebiyatı Tarihi, 2. bsk., Ankara, 2000
5. KURNAZ, Cemal, Eski Türk Edebiyatı, Ankara, 2001
-
YEDİ YIL SAVAŞLARI (1756-1763)
Avusturya Veraset Savaşları Fransa ile Prusya'nın üstünlüğü ile sona ermişti. Bu savaş sonunda yapılan 1748 Ekslaşapel Antlaşması her iki tarafı da memnun etmediğinden yeniden taraflar arasında savaş hazırlıkları başladı. Fakat savaşa katılan taraflar arasında bazı değişiklikler olmuştu.
Savaşta Taraflar
Prusya Avusturya
İngiltere Fransa
Rusya Lehistan
İlk olarak Prusya İngiltere ile anlaşmış, bunu Fransa'nın Rusya ve Avusturya ile anlaşması takip etmişti.
Prusya'nın Avusturya, Rusya ve Fransa'ya açtığı savaşlar 1756 yılında başladı. Yedi Yıl süren savaşlar Prusya'nın aleyhine gelişti. İngiltere ise Fransa'nın bazı sömürgelerini elde etti. Bu arada Fransızları Hindistan'dan çıkararak oraya yerleşti.
Savaş Prusya'nın aleyhine devam ederken yeni Rus Çarı III. Petro Prusya tarafına geçti. Savaştan sonra yorulan Fransa, İngiltere’den barış istedi. Bunun üzerine Paris Antlaşması (1763) yapıldı.
Buna göre :
1. Fransa, Amerika ve Hindistan'daki sömürgelerini İngiltere'ye bıraktı.
2. Avrupa'daki arazi durumu savaştan önceki haline getirildi.
Yorum : Yedi yıl savaşları sonunda Fransa zayıflamış, İngiltere toprak bakımından çok genişlemişti. Bu savaşlar Fransa'da ihtilalin başlamasına, İngiltere’de ise Amerika'da bulunan 13 kolonisi ile arasının açılmasına neden oldu. Prusya ise Avrupa’nın en güçlü kara devleti haline geldi.
Fransız tarihçi Gerard Walter, tüm Batı’da “yıkılış uzmanı” olarak tanınır. Çünkü imparatorlukların yıkılış sebeplerini inceleyen seri kitaplar yazmış ve “La mort des empires/İmparatorlukların ölümü” genel başlığı altında yayınlamıştır.
Bu serinin “La ruine de Byzance” ismini taşıyan kitabı Bizans’ın yıkılışının temel sebeplerini irdelemektedir. İbret alınması dileğiyle yıkılışın en önemli sebeplerinden bazılarını aşağıya alıyorum.
Biraz dikkatle okursanız, göreceksiniz ki, bu sebepler yalnız Bizans’ı değil, yakın tarihte Sovyetler Birliği ile Peyklerini de yerle bir etti. Bakın bakalım, “Bizans’tan bana ne?” diyebilecek misiniz?
Bizans Batılılaşmıştı. Bizanslı aydınlar Avrupalıları, özellikle de İtalyanları taklit etmede yarışıyorlardı. Kıyafetleri başta olmak üzere, her şeylerini, hatta konuşma tarzlarını bile İtalyanlara uydurmaya çalışıyorlardı. Bu da Bizans’ı kendi kimliğinden koparıyor, kimliksizlik ve kişilik problemleri doğuruyor, eşcinsellik ve benzeri sapmalar yaygınlaşıyordu.
Devlet israf içinde yüzüyordu. Buna karşılık halk eziliyor, sömürülüyor, kazandığı birkaç kuruş haksız vergi ya da enflasyon zoruyla elinden alınıyordu. Bu durum önce ticarî hayatı çökertti, ardından Bizans ekonomisi krizler dönemine girdi. Ciddi tedbir alınmadığı, kara delikler kapatılmadığı için de krizlerin ardı arkası kesilmedi.
İmparatora, rejime ve hükümete karşı başlayan muhalefeti yok etmek için özel mahkemeler kuruldu. Hukuka aykırı kanunlar çıkartıldı. Devletten insana baskı ve şiddet arttı. İnsan hakları ayaklar altına alındı.
İşlerin düzelmemesi umutları kırdı. Sonuçta Bizans halkı son derece duyarsızlaştı. Para yegâne değer hâline geldi. “Gemisini kurtaran kaptandır” anlayışı yaygınlaştı.
Hükümetin ekonomi politikaları halkı ezdi, bıktırdı. O kadar bıktılar ki, yabancı hâkimiyetine hasret çekmeye başladılar.
Halk inim inim inlerken, idareciler görkemli köşkler ve saraylar yaptırıyor, sık sık törenler düzenliyor, şık kıyafetler içinde boy gösteriyor, lüks ve tantana içinde yaşıyordu. Böylece sefaleti örtbas ettiklerini düşünüyorlardı.
Bir taraftan da, yönetim, limitsiz eğlence, sınırsız sefahat yollarını açıyor, eğlence yerlerinde içki sel gibi akıyor, fuhuş kol geziyordu. Dini duygular zayıflatılmış, ahlâkın yerini zevk, şehvet, servet ve şöhret almıştı.
Ruhani sınıf yozlaşmıştı. Onların da ahlâkı bozulmuş, dini hem ticarete, hem de siyasete âlet eder olmuşlardı. Ayrıca temsil ettikleri Hristiyanlığın içini boşaltmışlardı. Dinin muhtevasıyla değil, merasimsel boyutları ve menkıbeleriyle ilgiliydiler. Kendini yeniden yapılandıramayan kilisenin tartışmaları da buna paralel gelişiyordu. Meselâ Bizans kuşatma altındayken, rahiplerin en önemli tartışma konusu meleklerin cinsiyetiydi: “Melekler erkek mi, dişi mi?” (Ne tesadüf! Osmanlı Devleti yıkılırken de, kendini yeni şartlara göre yapılandıramadığından çağın sorunlarına cevap üretecek insan yetiştiremeyen medrese de sakal ölçümünü tartışıyordu: “Sakal dudak altından mı ölçülmeli, yoksa çene altından mı?”
Devlete ait makamlar alınıp satılıyor, memuriyette liyakate bakılmıyor, kim fazla para verirse o memur oluyordu. Bunun sonucu olarak memur sayısı öyle artmıştı ki, onlara yer bulabilmek için, (Malî yapının zararına olduğu biline biline) köyler ilçe, ilçeler il yapılmıştı. (Eski Bizans’tan bahsettiğimizi sakın unutmayın!)
Halkın çoğu sefalet içinde yaşarken, vurguncu zenginler türemişti. Onlar lüks ve debdebe içinde yaşıyor, halka âdeta nispet yapıyorlardı.
Sanayi, ziraat ve ticaret Cenevizlilerin (henüz IMF yoktu) kontrolüne geçmişti. Karaborsa yüzünden ekmek bulmak bile mesele hâline geldiği için bir Mali Polis Teşkilatı bile kurulmuştu, ama o da rüşvet yüzünden görev yapamaz hâldeydi.
Aydınlarda ve zenginlerde din duygusundan eser kalmamış, Hıristiyanlığın anlamı unutulmuş, dindarlar suçlanır olmuş, dindarlık suçluluk kompleksine dönüşmüştü.
Devlet borç batağındaydı. Askerî harcamalar bile karşılanamıyordu. On dördüncü yüzyılda, hazinenin tüm altınları Venedik Senatosu’na rehin verilerek otuz bin duka daha borç alınmış, bununla askerî ihtiyaçlar karşılanmıştı.
Siyasî ve ekonomik ahlâk öylesine çökmüştü ki, Sultan II. Mehmed’in Bizans’ı kuşatacağı sırada surların tamiri işini alan müteahhitler, parayı aldıkları hâlde tamiri yapmamışlardı.
Engizisyon mahkemeleri, insanlık tarihinin en kara sayfalarından birini oluşturmuştu. Ne var ki, son yıllarda bazı tarihçilerin yaptığı belgesel araştırmalar, bu kurumun düşünüldüğü kadar " acımasız" olmadığı konusunda önemli ipuçları veriyor
Kızgın kerpetenler, çivili sandalyeler, büyük huniler, parmakları sıkıştıran mengeneler, ölüm askıları... Tüm bunlar, 20. yüzyılda siyasi muhaliflerini susturmak ve sindirmek için, totaliter rejimlerin kullandığı zindan aksesuarları değil. Bu işkence aletleri, bir dönem, Katolik Kilisesi'nin vazgeçilmez yardımcılarıydı ve engizisyon mahkemelerinin utanç dolu sayfasını oluşturuyordu.
1633 yılının 22 Haziran günü, Roma, tarihinin en önemli günlerinden birine tanık oluyordu. Engizisyon mahkemesinde yargılanan Galileo Galilei'nin son sözleri merakla bekleniyordu. Ünlü bilgin acaba düşüncelerinde direnecek miydi, yoksa "itiraf" mı edecekti? Yüzlerce izleyici ve jüri sıralarını dolduran onlarca din adamının ortasında, kendisini tarihle hesaplaşmak üzere bir av gibi hisseden Galilei'nin ağzından şu sözler döküldü: "Ben, 'Güneş evrenin merkezindedir' dediğim için yargılanıyorum ve bu tür aykırı görüşleri nefretle kınıyorum, lanetliyorum. Aynı zamanda Kutsal Katolik Kilisesi'ne yapılan tüm yanlışları da..."
69 yaşındaki bilim adamı, kendisi gibi Güneş'i merkez kabul eden görüşü savunanlardan Giordano Bruno'nun kazığa bağlanıp yakılmasından sonra, pek kahramanca davranamamıştı. Ama yine de, bugün engizisyon denince akla "Galileo Gallilei'nin duruşması" geliyor. Nitekim 2000 yılında papa, binyıl kutlamalarını fırsat bilerek, başta büyük bilim adamları olmak üzere, bir zamanlar din adına gerçekleştirilen bu uygulamalardan dolayı özür diledi.
Üç büyük engizisyon...
Gerek kararları, gerek siyası ve dini erki nedeniyle üç büyük engizisyon adından çok söz ettirdi. Ortaçağ Engizisyonu, Valdensesler ile Katharlar'ın kurulu düzeni sarsan öğretiler yaymaya balamaları üzerine, 1231'de Papa IX. Gregorius tarafından kuruldu.
İspanyol Engizisyonu ise, Castilla kraliçesi I. Isabella'nın ısrarı üzerine, Papa IV. Sixtus tarafından 1483 yılında onaylandı. Müslümanlar'la Yahudiler'in kendi inançlarına bağlanmalarını sağlamak hedeflenmişti. Bu nedenle, 200.000'e yakın Yahudi, 1492 yılında İspanya'yı terk etti.
Roma Engizisyonu, Roma Katolik Kilisesi'nin savunduğu öğretiyi korumak için III. Paulus tarafından 1542'de kuruldu. Genel olarak Calvin ve Lutherciler'e savaş açtı. Roma Engizisyonu, cadılık ve büyücülükle de uzun yıllar mücadele etti.
Bir manastıra ya da piskoposun sarayına yerleşen engizisyon sorgucusu, daha sonra halkı kilisede toplayıp uzun bir vaaz veriyordu. Amaç, yerel halkla ilişkileri sıcaklaştırmak ve onların güvenini kazanmaktı.
Engizisyon mahkemeleri, çoğunlukla "ihbar" müessesesi üzerine kurulmuştu. Eğer bir kişi kendi günahlarını gelip bir ay içinde itiraf ederse ve "özür dilerse" affedilirdi. Ancak bu süre içinde böyle bir davranışta bulunmazsa, ona karşı dava açılırdı. Davalı, mahkemede kendisini kimin ihbar ettiğini asla öğrenemezdi.
Sorgucunun katedralde verdiği vaaz, daha sonra yazılı olarak kiliselerin kapılarına asılırdı. Böylece hiç kimse "benim, mahkemenin geldiğinden haberim olmadı" diyemezdi. Bu ilandan sonra, sorguculara ihbarlar yağmaya başlardı. Mahkeme bir ay boyunca bu ihbarları okur, değerlendirir ve ihbar edilenlerin kendilerini göstermelerini beklerdi. İhbarların tümü noter tarafından kayda geçirilir ve bir temele dayanıp dayanmadıkları ya da sadece çamur atma olup olmadıkları araştırılırdı.
1593 yılında tutuklanan ünlü bilim adamı Giordano Bruno, önce Venedik Senatosu'na sevgilisi olan bir kadının kocası tarafından zina suçuyla ihbar edilmişti. Halkın tepkisinden korkan Senato, bu ihbarı kendisi değerlendirmek yerine engizisyon mahkemesine havale etmişti.
Mahkeme tutanaklarından, engizisyona gelen ihbarların yüzde ellisinin ciddiye alınmadığı açıkça görülüyor. Öte yandan, bugüne kadar pek bilinmeyen bir nokta, yanlış ihbarlarla suçlamada bulunan kişilerin de işkenceyle cezalandırılmasıydı.
İhbarın üzerinden bir ay geçtikten ve iyice değerlendirildikten sonra, engizisyon bir ön sorgulama yapardı. Bu noktada çok dikkatli davranılır ve suçlanan kişinin saygınlığını yitirmemesine özen gösterilirdi. Çok nadir olarak, ön sorgulamadan önce tutuklama yapılır ve bu durumda mutlaka iki tanık gösterilirdi. Ancak, ön sorgulamadan sonra, suçlanan kişi "tehlikeli" olarak tanımlanırsa, hemen tutuklanır veya piskoposluk sarayının ya da kraliyet mahkemesinin zindanına atılırdı.
Engizisyon kurallarına göre, tutukluların her türlü bakımından ve harcamalarından kilise sorumluydu. Belgeler, bu konuda oldukça ilginç uygulamalara tanıklık ediyor. Örneğin, bazı mahkûmlar pahalı şaraplar sipariş ediyor; hatta bazıları, geceyi eşleriyle birlikte geçirmeyi talep ediyorlardı. 1632 tarihinde engizisyon, mahkeme boyunca Galileo Gallilei'yi üç odalı bir evde ağırlamış ve kendisine bir de hizmetçi tahsis etmişti.
Mahkeme işlemleri basitti. Sanık ya piskoposluk sarayında ya da bir manastırda yargılanırdı. Mahkeme bir sorgucu kurulundan, noterden ve iki hukuk uzmanından oluşurdu. Bu uzmanlardan biri kilise dışından seçilebiliyordu. Mahkemelerde suçlanan kişinin bir avukatı yoktu. Sadece, sorgulamalarda itiraf edip etmediğine tanıklık etmek için bir kraliyet temsilcisi hazır bulunuyordu. Sorgucular, mahkemede suçlamalarını hem Latince hem de suçlunun anadilinde yapmak zorundaydılar. Sorgucular, çoğunlukla suçlu sıralarından çok daha yüksekte bulunan bir kürsüde otururlardı. Sorgucu konuşmasına, önce suçlunun kimliğinden, işinden, ailesinden söz ederek başlar ve daha sonra sözü işlenen suça getirirdi. Sorgucular p:-):-):-)olojik taktik konusunda çok uzmandılar. Suçluyu çelişkiye düşürüp, erken ve acele bir itiraf peşindeydiler. Bazı sorgucular bu konuda öyle uzmanlaşmışlardı ki, suçluyu giyiminden, bakışından ve duruşundan saptayabiliyorlardı. Engizisyon sorgucularının en ünlülerinin başında Bernardo Gui geliyordu. Çeyrek yüzyıl boyunca kendini soruşturmalara adayan bu Dominiken din adamı, sorgulamalarının büyük bir çoğunluğunu, 1324 yılına kadar Fransa'nın Toulouse kentinde sürdürdü. Başpiskopos ilan edildiğinde, o güne kadar tam 930 kişiyi yargılamış ve cezalandırmıştı.
Suçunu itiraf etmekte direnenler için işkence uygulanması, belki de engizisyon adının bu denli tiksinti ve ürperti yaratmasının nedeni...
Aslında, Ortaçağ boyunca bu yönteme çok fazla rağbet edilmemişti. İşkence uygulamasının kurumlaşması 14. yüzyıldan sonra Roma hukukunun kabul edilmesinden sonra gerçekleşti. İşkence, mahkeme boyunca söylediklerinde çok büyük kuşkular ve çelişkiler olan suçlular için, ancak ve ancak başpiskoposun onayıyla yapılırdı. Engizisyon mahkemelerinin uyguladığı işkenceler konusundaki tartışma, günümüzde de tüm hızıyla sürüyor. Bir grup tarihçi, bu işlemlerin acımasızlığını ve zalimliğini dile getiriyor. Onlara göre, bazı yazılı kaynaklarda işkence gören kimi suçluların vücutlarının normalden 30 santim daha uzadığı belirtiliyordu. Yine kurbanın ağzına, büyük hunilerle bir seferde litrelerce su, hatta kimi zaman idrar boşaltılıyordu. Günahkârların kalçaları kızgın kerpetenlerle sıkılıyordu. 1486 yılında Alman engizisyon sorgucuları tarafından kaleme alınan "Cadıların Tokmağı" adlı el kitabı, engizisyon mahkemesinin uyguladığı bazı işkence yöntemlerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu.
Dini doktrinlere karşı çıkanlar...
Katolik kilisesi, Ortaçağ'da gücünü sağlamlaştırdıktan sonra, kabul edilmiş doktrinlere karşı çıkanları toplum düşmanı olarak ilan etmeye başladı. Ancak, pişmanlığı reddedenler de vardı:
Roger Bacon (1220-1292)
Britanya İmparatorluğu'nda yaşayan Kelt bilim adamı, deney yöntemini ilk savunan Ortaçağ aydınlarındandı. Büyüteci bulan ilk olarak tarihe geçti. Fransisken öğretisini eleştirdiği için 15 yıl hapis yattı.
Ockhamlı William (1285-1347)
İngiliz filozof, varlık konusundaki yalınlık ve tutumluluk ilkesiyle ünlü... "Nesneler zorunlu olanlar dışında çoğaltılmamalıdır" sözü, "Ockham'ın usturası" şeklinde adlandırılıyor. Papalığa karşı imparatorluğu desteklemenin İncil'e uygun olduğunu söylediği için mahkum edildi. Ancak, Münih’e kaçarak yaşamını burada sürdürdü.
Giardano Bruno (1548-1600)
Aristotelesçi kapalı evren görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan İtalyan filozof, Kopernik'in aaaini savundu. Evrende, Dünya'dan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. Aykırı görüşler beslediği için Roma'da kazığa bağlanıp, diri diri yakıldı
Rönesans'ın kelime anlamı yeniden doğuş demektir. Geniş anlamda ise 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa'da bilim, sanat ve edebiyat alanındaki değişme ve gelişmeleri ifade etmektedir. Rönesans hareketleri insanların Orta Çağ'daki skolastik düşünceden kurtularak insana ve doğaya ilgi duymalarını sağlamıştır.
Kağıdın bollaşıp ucuzlaması ve matbaanın bulunması ile yazılan bir eser kısa zamanda binlerde adet çoğaltılıp tüm Avrupa'da yayılmaya başladı. Böylece bilim, sanat ve edebiyat gibi alanlarda ortaya çıkan yeni düşünceler kısa zamanda yayılmaya başladı.
Coğrafi Keşifler Avrupalıların zenginleşmesini sağladı. Zenginleşen Avrupa'da bilim sanat ve edebiyattan zevk alan bir sınıf oluştu. Bunlar sanatçıları ve aydınları koruyup desteklediler. Böylece bilim, sanat ve edebiyat alanında yeni eserler ve düşünceler ortaya Çıktı. Bütün bu gelişmeler Rönesans'ın doğmasını sağladı.
Rönesans'ın Nedenleri
· Haçlı seferleri ile doğu uygarlığındaki bilim ve teknik alanındaki gelişmelerin batıya taşınması,
· Kağıdın bollaşıp ucuzlaması ve matbaanın da bulunmasıyla yeni düşüncelerin her tarafa kolayca yayılması,
· Coğrafi Keşiflerle zenginleşen Avrupa halklarının yaşam seviyesinin yükselmesi. Bunun sonucunda düşünce ve sanat eserlerine değer veren, bunları destekleyen bir sınıfın ortaya çıkması,
· Avrupa'da üstün yetenekli sanat ve düşünce adamlarının ortaya çıkması.
· Antik çağ (ilk Çağ'da Yunan, iyon, Roma) eserlerinin Avrupa dillerine çevrilmesi. Bu eserlerin okunması ve incelenmesi sonucu Avrupa düşünce hayatında değişikliklerin ortaya çıkması,
Rönesans'ın Yayılması
Rönesans önce İtalya'da ilk önce edebiyat alanında başladı. Bunda İtalya'da özgürlüklerin daha fazla olması, İtalyan tüccarların Müslümanlardan etkilenmeleri, İtalya'nın eski Yunan ve Roma uygarlığına ait eserleri barındırması, Papalığın burada olması etkili oldu. Rönesans İtalya'dan sonra tüm Avrupa'da yayıldı.
Rönesans'ın Sonuçları
· Kutsal ve tartışılmaz kabul edilen düşüncelerin yerini bilimsel düşünceler aldı. Deney ve gözleme dayalı bilgiler yerleşirken akılcılık ön plana çıkmaya başladı.
· Düşüncede serbest bir ortam meydana geldi.İnsanlar düşüncelerini özgürce ifade etmeye başladılar. Bunun sonucunda skolastik düşünce yıkıklı.
· Avrupa'da bilim, teknik, sanat ve edebiyat alanında yeni görüş ve düşünceler ortaya çıktı ve yayıldı.
· İnsan vücudu ve tabiat olaylarıyla ilgili yeni araştırmalar yapıldı. Bu konuda yeni bilgilere ulaşıldı.
· İncil'in Avrupa dillerine tercüme edilmesi ve yeniden incelenmesi, Reform hareketlerinin başlamasına neden oldu.
· Pozitif düşüncenin gelişmesi ile kutsal kitaplar ve din adamları eleştirilerek Reform hareketlerinin doğuşuna ortam hazırlandı.
· Eğitim ve öğretime önem verildi. Bilimdeki gelişmeler sanayinin gelişmesine ortam hazırladı.
· Bu döneme kadar bilim, sanat ve edebiyat alanlarında Türk ve İslam ülkeleri öncülük yaparken, Rönesans hareketleriyle Avrupa ülkeleri öne geçti.
Rönesans döneminde yetişen bilim, sanat ve düşünce adamları;
-İtalya'da Lenardo da Vinci, Mikelanj ve Rafael resim .heykel ve mimari de eserler bıraktılar. Roma'daki Sen Piyer Kilisesi bu dönemin eserlerindendir.
-İngiltere'de edebiyat alanında Şekspir önemli eserler verdi.
-Almanya'da Erasmus ve Luther'in dini alanda verdikleri eserler Reform'un başlamasında etkili oldu.
-İspanya’da Servantes, Don Kişot adlı eseriyle üne kavuştu.
-Polonya’da Kopernik güneş sistemini buldu. Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü açıkladı.
16. yüzyıla gelinceye kadar Hristiyanlığın biri Ortodoks, diğeri Katolik olmak üzere iki mezhebi vardı.
Ortodoks mezhebinin merkezi İstanbul'daki Fener Patrikhanesi'ydi. Ortodoksların dini liderine patrik denirdi.
Katolik mezhebinin merkezi ise Roma'da bulunan Vatikan idi. Katoliklerin dini liderine papa denirdi.
Orta Çağ'da Hristiyanlığın Katolik mezhebinde büyük bozulmalar oldu. Yeni Çağ başlarındaki gelişmeler bu bozulmaların sorgulanmasını sağladı.
Bunun sonunda Katolik mezhebinde önemli değişiklik ve düzenlemeler yapıldı. Katolik mezhebinde meydana gelen bu değişim ve düzenlemelere reform dendi. Reform'un kelime anlamı iyileştirme ve düzeltme demektir.
Avrupa'da bazı bilgin ve aydın din adamlarının Hristiyanlığı gerçek şekline döndürmek amacıyla giriştikleri çalışmalar Reform'a neden oldu. Reform tamamen din alanındaki düzenlemeleri ifade etmektedir.
Reform'un Nedenleri
· Kağıdın bollaşıp ucuzlaması ve matbaanın bulunması başta İncil olmak üzere dini kitapların çeşitli dillere çevrilerek basılmasını sağladı.
· Halk dini bilgileri doğrudan öğrenme imkanına kavuştu. Bu durum din adamlarının söylemleri ile kutsal kitaplarda yazanlar arasında büyük farklar olduğunun anlaşılmasını sağladı.
· Rönesans'ın etkisi ile özgür düşüncenin yayılması, din kurumlarının da sorgulanmasını sağladı.
· Katolik kilisesinin Hristiyanlığın amaçlarından uzaklaşması. Din adamlarının zevk ve eğlence içinde yaşamaya başlaması.
· Katolik kilisenin bozulması ve kilisenin bazı grupların çıkarlarına uygun hareket etmeye başlaması,
· Kilisenin dini ticaret haline getirerek Endülüjans adlı af belgesi sayesinde zenginleşmesi.
· Kilisenin aşırı zenginleşmesi. Buna karşılık halkın çok fakir olması. Fakirleşen halkın kilise mallarına göz dikmesi.
Reform hareketi ilk olarak Almanya'da başladı. Bu hareketin önderi Alman din adamı Martin Luther'dir.
Martin Luther kilisenin uygulamalarına karşı Çıktı. Papa ve din adamlarının lüks ve israf içinde yaşamasını, para karşılığı günah bağışlama geleneğini eleştirdi. Luther, kilisenin uygulamalarını eleştiren 93 maddelik bir bildiri hazırladı.
Bu bildiride;
· Tanrı ile kul arasına kimsenin giremeyeceğini,
· Papalığın af yetkisinin olamayacağını,
· Günahların ancak Tanrı tarafından bağışlanabileceğini,
· Öbür dünyada kurtuluşa erişmek için imanın yeterli olacağını,
· Endüljans belgesi satan din adamlarının suç işlediğini açıkladı.
Bunun üzerine papa Luther'i afaroz etti. Luther'in düşünceleri pek çok taraftar topladı. Luther'den yana olanlara Protestan denildi. Luther'in Almanya'da başlattığı bu hareket, diğer Avrupa ülkelerine de hızla yayıldı. Papa Martin Luther'i afaroz ederek öldürülmesini istedi. Ancak bazı Alman prensleri Luther'i destekledi. Bu sayede Protestanlık başarıya ulaştı.
Reform'un Sonuçları
· Avrupa'da mezhep birliği bozuldu. Katolik kilisesi parçalandı. Protestanlık, Kalvenizm ve Anglikanizm gibi yeni mezhepler ortaya çıktı.
· Papalara ve din adamlarına olan saygı ve güven azaldı.
· Katolik mezhebinin etkisi azaldı.
· Katolik kilisesi kendisini yenilemek ve düzenlemek zorunda kaldı.
· Avrupa'nın birçok yerinde okullar kilisenin elinden alınarak halka verildi.
· Kilisenin eğitim ve kültür üzerindeki baskısı önemli ölçüde ortadan kalktı. Laik eğitim kurumları ortaya çıktı.
· Kültürel ve bilimsel gelişmelerde daha serbest bir ortam oluştu.
· Kilise baskısının ve etkinliğinin azalmasıyla bilimsel gelişmelerde daha serbest bir ortam oluştu.
· Katolik kilisesinden ayrılan ülkelerde kilisenin malları, yağmalandı, topraklarına el konuldu.
· Dini inançlarda baskı yerine hoşgörü egemen olmaya başladı.
· Avrupa’da ilk kez laik devlet fikri ortaya çıktı.Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı
· 1618-1648 yılları arasında Avrupa’da 30 yıl savaşları denen mezhep savaşları ortaya çıktı.
Krizin esas sebebi Amerkan Hükümeti'nin Fidel Kastro yönetimini devirmek istemesidir. Bu çerçevede Amerika Latin Amerika ülkeleri ile hareket ederek Katsro yönetimini yıkmayı, hatta Küba'yı ele geçirmeyi planladıysa da başarılı olamadı. 1 Mayıs 1960'da yaşanan U2 Krizi, ABD - SSCB ilişkilerini daha da gerginleştirirken Küba ile SSCB'yi daha yakınlaştırdı ve Küba'da SSCB füzeleri konuşlandırılmaya başladı. * Ekim Füzeleri bunalımı, biraz da çelişkili olarak, soğuk savaşın doruk noktasına vardığı bir dönemde “yumuşama” ve “görüşme” havası yaratmıştır. Nükleer savaşın eşiğine gelindiğini anlayan taraflar, bu bunalımdan sonra daha temkinli olacaklardır. (Örneğin ABD Türkiye’deki Jüpiter füzelerini tek taraflı bir kararla sökmeye başlamıştır.)
Küba Füze Krizinin Sebepleri:
Diğer sebebi ise SSCB'nin bu durumdan faydalanarak Küba'ya destek çıkmasıdır.
3. sebep ise SSCB'nin Küba krizinden faydalanarak ABD'den bir takım ödünler koparmak istemesi. (Mesela Türki'deki füzelerin kaldırılması.)
Bu olay aslında Khrushchev tarafından planlanmış olan bir soğuk savaş oyunuydu. ABD birazcık olayın üstüne gittiğinde füzeler sökülecek ve ABD'den tavizler koparılacaktı.
Küba'ya yerleştirilen füzeler Amerika tarafından fotoğraflanınca bunalım şiddetlendi. Küba, ABD (NATO ve Birleşmiş Miletlere danışmadan) savaş gemileri tarafından abluka altına alındı. (Füzelerin ateşleme parçalarının Küba'ya ulaşmaması için) ABD ve SSCB liderleri Kennedy ve Khrushchev arasında mektuplaşmalar başladı. Küba ve Türkiye'deki füzelerin sökülmesi ile olay sonuçlandı.
* NATO üyeleri, daha doğrusu NATO’nun Avrupa kanadı, böyle büyük bir bunalımda (kendilerini de tehikeye atan bir durum olsa dahi) görüşlerinin alınmayacağını, ABD’nin tek başına hareket edeceğini anlamışlardır.
* SSCB’de Khrushchev serüvencilik suçlamasıyla iktidardan düşürüldü.
* Ekim Füzeleri bunalımı, o dönemki iki kutuplu dünya düzeninde, blokları oluşturan devler arasındaki ilişkileri de etkiledi. Doğu Bloku içinde Çin-Sovyet anlaşmazlığı açığa çıktı. Pekin, Moskova’yı “devrimci davaya ihanetle” suçladı. Moskova Pekin’i serüvencilikle itham etti. Batı Bloku’nda Fransa iki süper devlet arasında denge kuracak bir “Batı Avrupa Koalisyonu” girişimi başlattı ve ABD ile ilişkilerini gevşetme yönünde önemli adımlar atarak kendi nükleer programnı başlatttı.
* ABD ve SSCB Ekim Füzeleri bunalımından sora nükleer silahların yayılmasını önlemek için Moskova’da 5 Temmuz 1963’te “Nükleer Silah Denemelerinin Kısmi Yasaklanması Anlaşması”nı imzaladılar. (Bu anlaşma atmosferde, uzayda ve denizaltında nükleer denemeleri yasaklıyor ancak toprak altındaki nükleer denemelere izin veriyordu.)
* Ekim Füzeleri bunalımı, bölgesel bir çatışmada geleneksel (klasik) silahların önemini artırmıştır.
* Herhangi bir bunalım sırasında Washington ve Moskova arasında doğrudan bir haberleşme hattının kurulması gerekliliği ortaya çıkmıştır. İki başkent arasında anında haberleşmeyi sağlayacak telefon hattı (hotline) kurulmuştur.
* Türkiye iki süper güç arasında sıkıştığını farketmiş ve coğrafi konumu ile ABD`ye olan yakınlığının kendisi açısından olumsuz sonuçları olabileceğini görmüştür
