-

| 0 yorum ]

Türkiye Image

Osmanli zamanlari ve kurtulus savasinda soylenen, sehitlerimizin kanlarinin uzerine gokyuzundeki ay ve yildiz vurunca boyle oldu anlatimlarinin yaninda soyle de bir kac konu var;
orta asya'daki ve islam'dan onceki turklerin dini olan samanizmdeki en buyuk tanri gök tanri idi ve bunun yansimalari olarak da ay yıldız ve gunes kabul ediliyordu. bu uc oge ile ilgili olarak turk tarihi,mitolojileri ve resmi olmayan tarihlerinde bazi olaylara da rastlanmaktadir... oguz hanin ilk dogan uc cocuga bu isimleri verdigi, osman bey'in ruyasinda hilal seklinde ay gordugu, bunu onemli ve bir isaret kabul edip osman ogullarinin bu hilal'i kullanmasina karar kildigi vs vs..
ayrica 10.yuzyil civarlarinda turklerin islamiyet'e gecisi sonrasinda da , hilal'in islam dinince cok kabul gormus bir simge olmasi da etkili olmustur..
gunes sembolunun ise bazi osmanli donemlerinde sancak ve bayrak icerisinde kullanilmis oldugunu da hatirlamakta fayda var..
kirmizi'nin ise, tarihi boyunca savasan turklerin sehitlerinin kanindan alindigini dusunmekteyim..
su andaki bir cok turk devletinin, kirmiziyi belki olmasa da ay ve yildizi kullandigi malumdur..

Almanya Image

Renklerindeki siyah sari ve kirmizi'yi napolyon zamanindaki savaslarda alman askerlerinin kullandigi uniforma renklerinden alindigi soylenir..
dizayn olarak 1831 yilinda ilk olarak dusunulmus ve ardindan 1919 yilinda imparatorluktan cumhuriyete geciste resmi olarak kabul edilmistir..
1949 yilinda dogu ve bati almanya olarak ayrilinca bayraklarda degisiklikler olmus olmasina ragmen 1990 yilinda tekrar ilk orijinal haline (icinde logosuz duz sari kirmizi ve siyah renklerine) donmustur

Fransa Image

Renklerindeki mavi'nin ozgurlugu, beyaz'in esitligi, kirmizinin ise birligi/kardesligi temsil ettigi soylenmekle birlikte orijinal olarak mavi-kirmizi'nin paris'in renkleri oldugu ve beyaz'in da bourbon sarayini temsil ettigi belirtilmektedir.

İngiltere/united kingdomImage

Sadece england'i temsil eden beyaz zemin uzerine kirmizi hac isareti st.george's cross olarak adlandirilmaktadir. somurgecilik ve denizciligin ilk gelisme yillarinda ispanyollarin buyuk ataklarina karsilik ingilizler de cesitli atilimlar yapmislar ve bati'ya dogru ilk seyahatlerinde simdiki amerika kitasinin dogu kiyilarina ulasmislar.. bunu kral adina yapan ilk kisi de cabot isminde guzel bir abimizmis.. ve gemisinde ulke tanitimi olarak da, gemisinde bulunan george (sonradan aziz olarak anilacaktir) isimli kraliyet gorevlisinin (belki de rahip falandi bu) onun hazirladigi beyaz uzerine duz hac kullanmis ve o gunden beri de england'in tanitimi olarak da o bayrak kullanila gelmistir.. tarih 1490'li yillar diyelim.. bu arada kraliyet bu bayragi kullanirken zaman zaman hac'in tam ortasinda david yildizi, kraliyet tac simgesi ve ulster'in sol eli sembollerini de kullanmistir..

United kingdom'i (birlesik krallik, 1707 senesinde ingiltere, iskocya ve galler ile kurulmus, 1801'de irlanda da buna katilmis ama 1921'de ayrilmistir) ifade eden lacivert/kirmizi/beyaz bayrak ise union jack olarak bilinmektedir
ortasindaki st.george's cross (england) dahil olmak uzere, uzerindeki her renk bolgesi o zamanlardaki 13 eyaleti temsil etmekte oldugu soylenmektedir..

Bununla birlikte united kingdom'un kurulusundaki uc onemli milletin bayraklari ust uste bindirildiginde su andakine benzer birsey cikmaktadir;
england; beyaz uzerine kirmizi hac, st. george's cross
iskocya : mavi uzerine beyaz carpi isareti, st. andrew's cross
irlanda : beyaz uzerine kirmizi carpi isareti, st. patrick's cross..


İtalyaImage

Su anda kullanilan dikey yesil beyaz ve kirmizi renkleri ilk olarak napolyon tasarlamis (1796), heralde o zamanlar italya napolyon'un ypnetimi altindaymis.. yesil renk, napolyonun favori rengi imis.. hatta meksika bayragindan ayrilsin diye ortaya bi beyaz atilmis..
hatta derler ki, o yillardaki lombarda lejyonu'nun renkleriymis bunlar..
bu bayrak, italyanlar tarafindan tricolore diye adlandiriliyor.. ya da cisalpine republic de diyorlar buna..
1796'da bu renkler yatay seklinde imis, 1798'de dikey hale gecirilmisler, 1814 yilinda napolyon'un cokusu ile bu bayrak kullanilmamaya baslamnis olsa da 1861 senesinde yeni krallik ile birlikte tekrar kullanilmaya baslanmis..
hala da kullaniyorlar.. renklerin anlami nedir ne degildir bilmiyorum ama napolyon yesili cok severmis..

Yunanistan Image

1821 yilinda sekillenmeye baslamis bir bayrak..

Mavi rengi deniz ve gok renginden aliyor.. ruzgarli bir havada bayraklarina baktiklari zaman ege denizinin dalgalanmasini hissediyorlarmis.. yatay 9 cizgi ise, osmanli imparatorlugu zamaninda, osmanlilardan istedikleri 9 istege bagliyorlar.. 400 yillik esaretleri soz konusu imis bu zamanlarda.. bu 9 istek olmazsa "ya ozgurluk ya da ölüm" demisler.. (bir degisik iddia ise, ozgurluk kelimesi yunancada 9 harften olusuyormus)
sol ust kosedeki hac isareti ise ortodoks kilisesini ve bu ortodoks kilisesinin yunan milleti uzerindeki etkinligini ifade ediyormus.. osmanli zamanindaki karanlik yillarinda (!) ortodoks kilisesi, yunan milletinin en onemli degerleri olan yunan dili, bizans zamaninda ortodoks dinlerini, yunanlarin etnik ayrimlarini yasar halde tutmus..

Mavi ile ilgili bir eklenti de, guzellik tanricalari afrodit, mavi dalgalar arasindan gelmis..
ozgurluk savaslarinda ise denizcileri tamamen mavi giyinirler, mavi bayraklar tasirlarmis..

Nepal Image

Dikdortgen olmayan tek bayrak heralde..

yan durmus iki ucgen'in ustuste binmis hali..

zemindeki kirmizi, ulusal cicekleri/bitkileri olan rhododendron'in rengi imis..
bayragin sinirlarini cizen mavi ise baris'i temsil ediyormus..

ust ucgen icindeki yukari bakan hilal tek hukumdar ve sarayi temsil ederken alt ucgen icindeki 12 koseli gunes ise rana hanedanini temsil ediyor..
nepal, 1960-1991 arasi monarsi ile sonrasinda da cok partili demokrasi ile idare ediliyormus ayrica..

BelçikaImage

dikine atilmis siyah, sari ve kirmizi bolumler, orijin olarak alinmis olan altin sarisi rengindeki brabant dedikleri aslanin siyah kalkani ve kirmizi dilinden gelmis..
bu bayrak ilk olarak 1792 yilinda avusturya'dan kazandiklari ozgurluk zamanlarinda kullanilmaya baslanmis
bu bayrakta da renklerin dizilimi ilk baslarda yataymis fakat 1831'de fransiz bayragindan alinan ilham ile dikey hale getirilmis..

Hollanda

yatay sekildeki kirmizi beyaz ve mavi renkler ilk onceleri kirmizi yerine portakal rengi olarak kullanilmis.. 16 yuzyilin ikinci yarisi.. ispanyollara karsi direniste cikmis o renkler ilk olarak, tam bilgi vermek gerekirse 1572'de den briel kasabasi isgalden ilk kurtuldugunda gorunmus bu renkler... bayragin o ilk haline prinsenvlag (prensin bayragi ???) diyorlar.. o zamanlardaki liderleri olan prince william of orange'dan (orange hanedani) kaynaklansa gerek.. 17.yuzyilin ortalarinda portakal rengin yerine kirmizi kullanilmaya baslanmis..
portakal renginden kirmiziya gecisin tam hikayesi bilinmemekle birlikte iki teori var :
1 - o zamanlarda portakal rengi boyanin uretim zorlugu ve zaten uretilen boyanin golgesiyle birlikte bayrak uzerinde kirmizi gibi gorunuyor olmasi
2- house of orange (portakal hanedani) 'nin etkisi ve popularitesinin iyice azalmis olmasi..

İspanya Image

bayrakta yatay olarak kullanilmis olan sari ve kirmizi renkler zamanin castilya ve aragon guclerinin renkleri imis.. ayrica somurgecilik ve denizcilik alaninda buyuk gelismelerin yasandigi 18 yuzyil civarlarinda gemilerinde bu renklerden devam etmisler, cunku hic bir ulkenin gemilerinde bu renk kombinasyonu yokmus.. 1785 senesi ise tam zamani bu bilgi icin..
1927'de ise bayrak son halini almis.. ortadaki arma ise kraliyet armasi olarak kayitlara gecmis..

PortekizImage

yesil, 13 ve 14. yuzyillarda denizcilikte ve kesiflerde onder olan portekiz ve o zamanki kral olan henry'nin favori rebgi imis.. kirmizi ise devrim anlaminda kullanilmis.. kirmizi icin birlik, entegrasyon millet olmak terimleri de geciyor bazi kaynaklarda..
iki rengin tam ortasindaki arma ise, altta o zamanin ilkel navigasyon aleti olan armillery ve onun uzerinde de geleneksel portekiz kalkani var imis..

ArjantinImage

arjantin ozgurlugunu 1812 yilinda ispanya'dan kazanmis.. su andaki acik mavi/beyaz kombinasyonlarini ilk olarak ozgurluk hareketinin lideri manuel belgrano kullanmis.. rosario savasinda bu renkler ilk defa gorunmus, denen odur ki, savas esnasinda mavi gokyuzu uzerinde beyaz bulutlar ve piril biril bir mayis gunesi varmis.. bayrak icindeki gunes'e de mayis gunesi diyorlar..

Guney KoreImage

zemindeki beyaz guney kore halkinin geleneksel rengi oluyormus
ortadaki yin yang'in anlami malum.. kenar koselerdeki siyah cizgiler ise cennet ates su ve toprak'i sembolize ediyor..

Hindistan

Yatay renk seritlerinden, ustten alta dogru
turuncu : cesaret ve fedakarlik
beyaz: baris
yesil : kader ve kahramanlik anlamina gelmekle birlikte ortadaki toparlak garip sey ise budist rahiplerin donen tekerlegi chakra imis
bugunku haline 1947'de uyarlanmis..

Avusturya

Dunyanin en eski bayraklarindan.. 1191 senesinde kullanilmis oldugu kayitlara gecmis..
resmi olarak ilk kullanimi ise hapsburg hanedaninin cokusunden sonra olmus.. birinci dunya savasindan sonra kullanimi yasaklanmis olsa da 1945 yilindan sonra tekrar kullanilmaya baslanmis..
hikayesine gelince, zamanin birinde bir savasta avusturya dükü kahramanca savasmis, uzeirnde beyaz bir unifrma benzeri birsey* varmis, aldigi yaralar sonunda bu beyaz elbise kirmizi kanla bulanmis, bu kirmiziligin altinda beyaz elbise gorunurken biraz daha altta da yine kirmizi renkli kilic kemeri varmis ve o goruntu, halki tarafindan bir bayrak olarak gondere cekilmekte gecikmemis

ÇİNImage

cin'in ilk bayragi 1872 yilinda resmen kullanilmaya baslanmis.. o zamanlarda tek hukumran olan manchu hanedanini simgelemek amaciyla sari zemin uzerine mavi ejderha var imis.. komunist devrim ile birlikte bayrak su andaki halini almis..
kirmizi zemin komunist devrimi, soldaki buyuk sari yildiz komunizmi, buyuk etrafin etrafindaki kucuk sari yildizlar, koyluyu, isciyi, sehir halki burjuvaziyi ve yurtsever kapitalistleri ifade ediyormus..

Kanada Image

anlasildigina gore, bizim istiklal marsimiz icin acilan yarismaya benzer bir yarisma kanada'da bayrak icin acilmis.. 2600 talipli basvurmus.. sene 1965'ler civari..
bundan once, ingiliz milletler toplulugunun agirlikli hissedildigi, sol ust kosede union jack olan kirmizi zeminli bir bayrak kullanilmis..

1534-1763 yillarinda ise fransiz etkisinin altina girmesiyle birlikte gok mavisi uzerine beyaz hac kullanilmis.. bu bayrak su anda quebec bolgesinin bayragi olarak kullanilmaya devam ediliyor.. hatirlatmak gerekirse quebec hala fransizca konusmakta hatta kanada'dan bagimsizlik icin ugrasmaktadir..

1965'de ise, kanada'da cok goruldugunden olsa gerek, akcaagac yapragi kullanilmis, su anda gordugumuz yaprak.. kirmizi beyaz'in gelme nedeni olarak da, ingiliz milletler toplulugunun etkisi altinda kaldigi yillarda, krailyet askeri akademisinin sancagi bu renkte imis.. ne alaka bilemiyorum ama kaynaklar oyle diyor.. ardindan askeri motiflerde kirmizi beyaz oldukca kullanilmis, uzerine de bir yaprak kondurunca al sana kanada bayragi..

Botswana

acık mavi üzerinde yatay bir siyah şerit
açık mavi renk suyu ve hayati temsil ederken ortadaki siyah serit ve kenarlarindaki ince beyaz seritler ise halki uyumunu (!) ifade ediyormus.. 1966'da İngilizlerin yonetiminden kurtulunca kullanmaya baslamislar bu bayragi..
diger afrika ülkelerinin cokca kullandiklari siyah/kırmızı/yeşil kombinasyonlarının yerine bunların renkleri afrika'ya göre biraz alışılmadık geliyor..

Brezilya
yeşil zemin, yağmur ormanlarını temsil eder
oradaki sarı dörtgen, altın başta olmak üzere mineral kaynakları simgeler
ortadaki yuvarlaktaki (lacivert gökyüzü) yıldızlar eyaletleri temsil eder
yuvarlağı çevreleyen bantta "ordem e progresso" (düzen ve ilerleme) yazar.

AZerbaycan Image

3 şeritten meydana gelir. en üstte mavi, ortada kırmızı, en altta da yeşil vardır. kırmızı şeritte bir ay ve 8 uçlu bir yıldız yer alır. mavi türk milletinin ulusal rengidir, yeşil islamın rengidir. 8 uçlu yıldız 8 türk boyunu simgeler: azeriler, osmanlılar, çağataylar, tatarlar, kıpçaklar, türkmenler ve selçuklular. ilk defa 1918 yılında kullanılmıştır. Türkiye bayrağına benzer.

Guney Afrika CumhuriyetiImage

kırmızı: kan
mavi: gökyüzü
yeşil: ülke toprakları
siyah: afrikalı siyah nufus
beyaz: avrupalı beyaz nufus
sari: altın ve diğer doğal kaynaklar
ayrıca bayraktaki "y" formatı 2 ırkın birleşmesini simgeler
en renkli bayraklardan biridir.

Küba Image
üç mavi çizgi, adanın üç bölgesini ifade ediyor: batı, orta, doğu. ayrıca bilim, erdem ve güzellik anlamına geldiği de söyleniyor.

iki beyaz çizgi adaleti ve iyiliği temsil ediyor.

kırmızı eşkenar üçgen, bu üçgen de insanın üç hakkını temsil ediyor: özgürlük, eşitlik ve kardeşlik.

üçgenin ortasındaki yıldız da özgürlüğü, egemenliği ve bağımsızlığı anlatıyor.

| 0 yorum ]

Image

MAUSOLEION...

Halikarnas'ta(bugünkü Bodrum), İÖ.353'te ölen Karya Kralı Mausolos için eşi Kraliçe Artemisia'nın yüklü yüklü bir para ödeyerek yaptırdığı anıt mezardır. 15.yy'dan önce bir deprem sonucu çöktü. Bugün büyük anıt mezarlar için kullanılan "mozole" sözcüğü Mausolos'un Halikarnas'taki bu anıtmezarından gelmektedir.

Bu eser bir anıt mezardır. Bugünkü anıtsal mezarlara mozole isminin verilmesinin kaynağı da bu yapıdır. Bugünkü adıyla Bodrum, o günkü adıyla Halikarnas olan yerde yani ülkemizdedir. MÖ 325 yılında Kraliçe Artemis tarafından kocası Mozolos adına yaptırılmıştır. Diğerleri gibi bu eser de yok olmuştur.
Anıtın tepesindeki savaş arabasında, Kral Mousoleus ve karısının yanyana oturmuş heykelleri vardı. Dörtnala sürdükleri atların çektiği o arabayla unutulmazlığa doğru yol alıyor gibiydiler.

Anıtın, araba heykeliyle birlikte yüksekliği 45 metreyi geçiyordu. Duvarları kabartmalarla süslüydü. Sütunlar arasında birçok güzel heykel vardı.

Farklı cephelerin süslemeleri ve mükemmelliği birbirini taklit eden farklı sanatçılar tarafından ele alındı. Leochares, Bryaxis, Skopas ve bazılarının düşündükleri gibi Timotheus'un sanatlarının seçkin mükemmelliği o yapıya dünyanın yedi harikası arasında ün kazandırdı." Antik yazarlardan Vitrivius böyle söylüyor. Romalı tarihci Plinius'a göre pteron kare şeklindeydi ve çevresinde 36 tane ion stili sütun vardı. Her sütun arasında bir heykel dikiliydi. Pterondaki kabartmalar Amazonlarla Yunanlıların savaşını gösteriyordu. Pteron üzerinde yirmi basamaklı bir piramit vardı. Piramit beyaz paros mermerindendi. İskenderiye limanının karşısında bulunan paros adasından özel seçilmişti. En üstte quadrika (dört atlı araba) bunun üzerinde ise Mausolos ve Artemisia'nın heykelleri bulunuyordu.

Tüm istilalara ve doğal afetlere karşın Mausoleum İS. 1406 yılına dek ayakta kalmayı başarmıştır. Ta ki Alman mimar Schegelholt tarafından yapılan St. Peters kalenin yapımına dek. Bu zamana kadar 1500 yıl ayakta kaldı. Sadece basamakları görünen yapının derinlerine giderek elde ettikleri mermeri yakıp kireç yaptılar. Bazı kabartmalar duvar taşı olarak kullanıldı. Bazılarının üzeri silinerek oymalar kazındı. 1875 de Sir C. Newton kazılara başlar, bazı friz ve Mausoleon ile Artemision'un heykellerini ve büyük aslan heykelleri İngiliz Britich Museum'a taşındı.

Mausoleum'un yapımı yarılandığında Halikarnassos'un parası biter ve geri kalan bölümler özveri ile yapılır.

Mausoleion alanı bugün açık hava müzesi olarak düzenlenmiştir. İçeri girildiğinde sağda Bodrum tipi bir ev görülmektedir. Solda görülen uzun yapı içinde Mausoleion'la ilgili kabartmalar, maket ve bazı çizimlerle yapıya ait mimari parçalar sergilenmektedir.

Dünyanın yedi harikasından biri diye tanımlanan Mausoleion'un yükseldiği yer bugün bir çukur olarak görülür. Bu çukurun ne olduğunu anlamak için öncelikle kapalı sergi salonunun gezilmesi gerekir.

Antik yazarlar yapının mimarının Pytheos olduğunu kaydetmektedir. Ayrıca Satyros'un adı da geçmektedir. Vitruvius, M.Ö. IV. yüzyılın en önemli dört heykeltraşının bu yapıda çalıştığını kaydetmiştir. Doğuda Skopas, batıda Leokhares, kuzeyde Bryaksis, güneyde Timotheos çalışmıştır. Bryaksis, Karyalı bir sanatçıdır. Diğer sanatçılar Yunanistan'dan getirilmiştir. Dört atlı arabayı Mimar Pytheos'un yaptığı söylenmektedir.

Karya satrabı Mausolos, kendi yönetimi zamanında muhtemelen M.Ö. 355'te yapıya başlamıştır. Onun ölümünden sonra (M.Ö. 353) karısı, aynı zamanda kız kardeşi Artemeisia anıtın yapımını sürdürmüş; onun da ölümünden sonra (M.Ö.351) Mausolos'un diğer kardeşleri inşaata devam etmişlerdir. Muhtemelen, inşaat M.Ö. 340'ta Piksodaros'la Ada arasındaki satraplık mücadelesi sırasında yarım bırakılmıştır.

Bugün mezar odasının girişini kapatan iki tonluk dikdörtgen bloklardan biri koridorun içinde görülmektedir. İngiliz araştırmacı Newton 1856-1857 yıllarında burada yaptığı kazı sırasında taş bloğu orjinal yerine götürmüştür. Kazı sırasında bulduğu kabartmaları, Mausolos ve Artemisia'nın heykellerini, dört atlı arabanın parçalarını British Museum'a götürmüştür.

Daha önce Lord Stratford Canning (Türkiye'de bulunan İngiltere Büyükelçisi), 1846 yılında Padişah Abdülmecit'ten aldığı izinle Bodrum Kalesi'nin duvarlarında görülen Mausoleion kabartmalarını da Londra'ya götürmüştür.
Bugün yarı kapalı sergi salonunda, geçen yüzyıl buradan götürülen kabartmaların ne yazık ki alçı kopyaları sergilenmektedir.

150 yıl kadar önce Mozoleyi meydana çıkaran İngiliz arkeologları heykel ve kabartmaları alıp gitmişlerdir. Bu yüzden anıtın yeri bile zor belli olmaktadır. Şimdi bunlar British Museum'da sergilenmektedir.

Bugün Batıda sanat değeri olan ve anıt niteliğinde bulunan mezarlara Karia kralı Mousoleus'un adı verilmektedir. Bu anıt bir depremde yıkılmıştır. Yıkılan sütun ve taşların bir kısmını, Rodos şövalyeleri başka bir yapıda kullandılar.

| 0 yorum ]

Karagöz ve Hacıvat


Türk gölge oyununun tek temsilcisi olarak kabul edilen Karagöz oyununun kökeni konusunda değişik görüşler vardır. Kimi kaynaklara göre Orta Asya'dan, İran'dan ya da Hindistan'dan batıya göç eden Çingeneler aracılığıyla Anadolu'ya gelmiştir. Bir görüşe göre Bizans, İtalya ya da Yunan kökenlidir. Türkiye'ye Portekiz ya da İspanya'dan göç eden Yahudiler aracılığıyla geldiğini savunanlar da vardır. Ancak bu görüşleri kanıtlayacak yeterli belge yoktur. Oysa Yavuz Sultan Selim döneminin güvenilir kaynaklarından İbni İlyas, gölge oyununun Türkiye'ye XVI.yy.'da Mısır'dan geldiğini ortaya koymuştur. İlk zamanlar Mısır gölge oyununun etkisi altında olan Karagözün, kesin biçimini XVII.yy.'da aldığı ve tiplemelerin de bu dönemde ortaya çıktığı öne sürülmektedir.

Karagöz
Oyunun hiç şüphesiz başrol oyuncusu Karagöz’dür. Okumamış bir halk adamıdır. Hacıvat’ın kullandığı yabancı kelimeleri anlamaz ya da anlamaz görünüp, onlara yanlış anlamlar yükleyerek ortaya çeşitli nükteler çıkarırken bir taraftan da Türkçe dil kuralları ile yabancı kelimeler kullanan Hacıvat ile alay eder. Her işe burnunu sokar,her işe karışır, sokakta olmadığı zaman da evinin penceresinden uzanarak, ya da içerden seslenerek işe karışır. Dobra, zaman zaman patavatsız yapısından dolayı ikide bir zor durumlarda kalırsa da bir yolunu bulup işin içinden sıyrılır. Çoğu zaman işsiz, geçim derdindedir .Hacıvat’ın bulduğu işlere girip çalışır. Başında ışkırlak adı verilen oynak bir şapka vardır. Değişik oyunlarda rol icabı değişik kıyafetler içinde farklı Karagöz tasvirleri vardır. Kadın Karagöz , Gelin Karagöz , Eşek karagöz , Çıplak Karagöz , Bekçi Karagöz , Çingene Karagöz , Tulumlu Karagöz , Davulcu Karagöz , Ağa Karagöz v.s. (Velhasıl zavallının başına gelmeyen kalmaz..)

Hacıvat
Tam bir düzen adamıdır.Nabza göre şerbet verir, eyyamcıdır.Kişisel çıkarlarını her zaman ön planda tutar.Az buçuk okumuşluğundan dolayı yabancı sözcüklerle konuşmayı sever.Perdeye gelen hemen herkesi tanır, onların işlerine aracılık eder.Alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok Karagöz’ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye bakar (Günümüzde de ne kadar çok Hacıvat var değil mi.. Entel görünmek için cümle aralarına yabancı kelimeler sıkıştıranlar, başkalarının sırtından geçinenler, çıkarcılar...). Değişik oyunlarda rol icabı değişik kıyafetler içinde farklı Hacıvat tasvirleri vardır. Keçi Hacıvat , Çıplak Hacıvat, Kadın Hacıvat, Kahya Hacıvat vb.

Gölge Oyunu sanatı Orta Asya'dan Türkiye'ye göç eden Türkler tarafından getirilmiştir. Bir başka rivayete göre Yavuz Sultan Selim'in 1517'de Mısır'ı fethinden sonra bu sanat Osmanlı Devleti’nde gelişmiştir .

Gerçekte, Karagöz ve Hacivat’ın Bursa’da yaşamış karakterler olduğu ve Sultan Orhan Camii inşaatında çalıştıklarıdır. Bursa ‘da, Atatürk Caddesi’ndeki Şeyh Küşteri’nin (Küşterli Mahmud) mezarı bunun ispatıdır. Oyunlarda “Şeyh Küşteri Meydanı” diye başlanan birçok diyalog, Şeyh Küşteri’nin bu işin Piri ve yaratıcısı olduğunu vurgulamaktadır. Karagöz’ün mezarı ise bugün çekirge caddesinde Karagöz ve Hacivat’ın Anıt mezarının bulunduğu bölgededir. Karagöz’ün mezar taşı bugün Yeşil’de bulunan Türk İslam Eserleri Müzesinde bulunmaktadır.

Oyunun baş rolünde Karagöz ve Hacivat adlı iki zıt karakter vardır.
Karagöz halkın ahlak ve sağduyusunun temsilcisidir. Özü sözü birdir.
Hacivat ise medrese eğitimi görmüş, düzene uyan entelletüel bir karakterdir.
Diğer tipleri Tuzsuz Çelebi, Matiz, Beberuhi,Arnavut, Yahudi, Çerkez, Kürt, Laz, Tiryaki, Zenneler vb. oluşturur.

Türk el sanatlarının sahne sanatına dönüşümünün dünyadaki ilk ve tek örneği olan Karagöz Kukla Tiyatro oyunu ve oyunun figürleri, metin veya senaryoya göre sert ve kalın deriden kesilerek boyanır ve ışıklı perdeye yansıtılır. El ile hareketlendirilen, ses ve müziğe göre ustasının tarzına göre aktiflik kazanan kuklalar (tasvirler) perde yansımasında seyirci görecek biçimlerde karşı karşıya veya arka arkaya dururlar.

Karagöz'ün oynatıldığı beyaz perdeye "ayna" adı verilir. “Hayal Perdesi” adı da verilen ışıklı 85X125 cm. boyutlarında ki tahta tezgahta yansıma olarak gösterilir. Figürler deliklidir ve bu deliklere uygun uzunluktaki tahta çubuklar geçirilir. Perdeler önceleri 2 x 2,5m iken sonraları 110 x 80m ebadında yapılmaya başlanmıştır. İç tarafta perdenin altında kurulmuş "peş tahtası" vardır. Oyunda bunun dışında zil, tef, kamış, nareke (düdük), perdeyi aydınlatacak kandil veya ampul vardır. Bunlar peş tahtası üzerinde bulunur. Oyunda kullanılan tasvirler 32-40 cm büyüklüğünde olup genellikle manda, sığır ve deve derisinden yapılır. Deriler özel bir yöntem ile şeffaf hale getirilir. Daha sonra "nevregan" adı verilen ucu keskin bıçaklarla işlenir. Parçalar birbirine kiriş veya katküt adı verilen iplerle bağlanır. Daha sonra tasvirler çini mürekkebi veya kök boya ile boyanır.

Karagöz'de işlenen konular komik öğelerle verilir. Çifte anlamlar, abartmalar, söz oyunları, ağız taklitleri belli başlı güldürü öğeleridir :

Hacivat'ın semai söyleyerek perdeye geldiği, perde gazelini okuduktan sonra Karagöz'ü çağırdığı ve Karagözle Hacivat'ın kavga ettikleri giriş bölümüne mukaddime denir. Bu bölümde Hacivat'ın söylediği perde gazelinde oyunun bir öğrenme aracı ve gerçeklerin göstergesi olduğu belirtilerek felsefi tasavvufi anlamı vurgulanır.

Muhavere bölümünde, bu oyunun baş kişileri olan Karagöz ve Hacivat arasında geçen salt söze dayanan olaylar dizisinden sıyrılmış somutlaştırılmış ikili konuşma yer alır. Muhavere tekerleme biçiminde de olabilir. Bu bölümde Karagöz ve Hacivat'ın kişilik özellikleri ve yaratılış açısından birbirlerine karşıt özellikleri vurgulanır. Muhavereler oyunla ilgili olabildiği gibi, ilgisiz de olabilir. Bunun yanısıra çifte Karagözlü muhavere, gelgeç muhaveresi ve ara muhavere çeşitleri de vardır.

Asıl hikayenin anlatıldığı, diğer tiplerin perdeye geldiği bölüme fasıl adı verilir. Oyun buradaki konuya göre isim alır. Fasılın sonunda oyuncular bir biçimde perdeden ayrılır. Hacivat ve Karagöz kalır.

Oyunun sonunun haber verildiği Karagözle Hacivat arasında geçen bitiş bölümünde seyirciden yapılan hatalar için özür dilenip bir sonraki oyunun duyurusu yapılır ve oyun sona erer.

Karagöz'de hiciv ve taşlama vardır. Bu taşlamalar mizahi bir üslupla devlet yöneticilerine kadar uzanmıştır.

Karagöz, saray tarafından ilgi görmüş ve desteklenmiştir. Yapılan şenliklerde, şehzadelerin sünnet düğünlerinde Karagöz gösterilerine yer verilmiştir.

Karagöz özellikle İstanbul Merkezli Osmanlı kültürüyle bütünleşmiştir. İstanbul'un yaşamını Karagöz oyunlarında görmek mümkündür. Ağalık, Büyük Evlenme, Kayık ve Tahmis bunlardan bazılarıdır. Ferhat ile Şirin, Balıkçı, Cazular, Kanlı Nigar, Leyla ile Mecnun, Ters Evlenme, Tahir ile Zühre, Yalova Sefası, Karagöz'ün Yazıcılığı, Karagöz'ün Aşıklığı, Karagöz'ün Hekimliği vb. Karagöz'ün bilinen diğer oyunlarıdır.

Oynatanlar ise Hayali (Usta), Çırak (Yardımcı), Sandıkkar (2. Yardımcı), Yardak (Hanende), Dayrezen=Dairezen (Def Çalan) ve Hammal’dır. (Karagöz Zembilini Taşıyan)

Osmanlı Dönemi'nin en önemli eğlence türlerinden olan Karagöz, Ramazan'lar da, sünnet düğünlerinde, şenliklerde, kahvehanelerde ve bahçelerde oynatılmaktaydı. Dönemin toplumsal olaylarını eleştirel bir gözle konu edinen Karagöz'ün yaygın olarak İstanbul'da oynatıldığı bilinmektedir. Anadolu'nun diğer kentlerine ise turneye giden sanatçılar aracılığı ile yayılmıştır.

Günümüzde ülkemizi tanıtıcı sanatların başında gelen Karagöz turistik otel ve lokantalarda oynatılmaktadır. Radyo ve daha çok televizyon aracılığı ile seyirciye ulaşmaktadır.

Karagöz çalışmaları Uluslararası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA) Türkiye Milli Merkezi Başkanlığı ve Kültür Bakanlığı'nca yürütülmektedir.

Image


| 0 yorum ]

‘Her taşın altından bir Çapanoğlu çıkar’ sözünü biliriz de Çapanoğlu kimdir pek tanımayız. Bir isyanla adını tarihe yazdıran beyliğin hikâyesi…

Tarihe isimlerini bir isyanla yazdıran Çapanoğullarının torunları, seksen altı yıl sonra iade-i itibar istiyor. İsyanın gerçekleştiği döneme özgü şartların göz ardı edilmesine ve resmî tarihte, devlet düşmanı gibi gösterilmelerine içerleyenler sadece onlar değil. Adı kimi kaynaklarda isyanla anılan Yozgat da halk muhayyilesinde Millî Mücadele karşıtı bir şehir olarak yer etmekten rahatsız. İsyanın hemen ardından İstiklâl Mahkemesi’nde asılan Halit Çapanoğlu’nun aynı adı taşıyan torunu, “Asılan dedemdi; ama sıkıntılar bize kadar sirayet etti.” diyor. Ona göre, Millî Mücadele dönemindeki kaos ortamı, Anadolu’nun içine düştüğü sefalet, hatta kişisel kavgalar ve çıkar hesapları terazinin gözünde ince ayarla tartılmadan bir hükme varılmamalı.

Bu noktadan bakınca, detayları silip süpüren ve kişisel tarihi hiçe sayan ‘resmî tarih’ insaflı bir kalemle yeniden yazılmalı. Aslında uzunca bir zaman söylenememiş bazı gerçekler artık daha rahat konuşuluyor. Geçen mayıs ayında Yozgat’ta yapılan ‘Bozok Sempozyumu’nun en hararetli tartışma konusu ‘Çapanoğlu İsyanı’ olmuş. İsyanın daha en başından talihsiz bir girişim olduğu kabul edilmekle beraber, ülkeye uzun yıllar hizmet vermiş, bir köyü şehre dönüştürmüş ve Halep’e kadar uzanan bir coğrafyanın asayişini sağlamış beyliğin bir kalemde ‘vatan haini’ ilân edilmesinin hakkaniyete sığmadığı dile getiriliyor artık.

Çapanoğulları kimdir? Bir dönem bu kadar güçlü ve etkiliyken nasıl oldu da talihsiz bir isyanın kahramanı oldular? Sorularımızı, dedeleri adına Halit Çapanoğlu cevapladı. İstiklâl Mahkemesi’nde asılan, uzak değil, ‘babasının babası’ idi. Yaşadığı şehir, atalarının kurduğu şehirdi. Padişah 2. Mahmud’un aileye gönderdiği bir beratla geldi Halit Bey. Yanında, Yozgat’ın köklü ailelerinden birine mensup Burhanettin Kapusuzoğlu ve yeğeni Mehmet Aslan Çapanoğlu da vardı. Önce bir şecere çıkarıldı, ardından Çapanoğlu beyleri tanıtıldı ve nihayet aile tarihinin kördüğüm olduğu 1920 senesinde olup bitenler masaya yatırıldı. Yakın tarihimize ait bu küçük kesit, bir beyliğin ya da bir şehrin tarihi gibi dursa da Millî Mücadele döneminde yurdun içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi anlamamızı kolaylaştırıyor.

Çapanoğulları, devlet tarafından Bozok bölgesinin asayişini sağlamak ve vergilerini toplamak için görevlendirilmiş bir ayan ailesi. Ataları Koca Ömer Ağa; ancak Çapanoğullarının Bozok’a hâkim olması onun oğlu Ahmet Ağa ile mümkün oluyor. Bölgeyi, o dönemin idarecisi Hüseyin Bey’den bir yıllığına kiralayan Ahmet Ağa, asayişi temin etmede ve vergileri toplamada başarı sağlayınca devlet, sorumluluğu tamamen ona bırakıyor. Başarının ardında Ahmet Ağa’nın zulme mütemayil oluşunun yattığı da biliniyor. Yozgat köyünün yavaş yavaş kasaba halini aldığı, dükkânların, camilerin yaptırıldığı bu dönemde tarih 1730’ları gösteriyor. Ahmet Ağa’nın ikbal yılları… İstanbul’dan gelen paşalık unvanıyla Sivas’a vali tayin ediliyor. İdaresi yine çok cebrî… Bu kez bir idam fermanı geliyor Sivas’a ve Ahmet Paşa’nın kellesini, içi bal dolu bir kâseyle İstanbul’a götürüyor. Bozok tekrar karışıyor, asayiş bozuluyor ve devreye oğlu Mustafa Bey giriyor.

YOZGAT’IN MUHTEŞEM SÜLEYMAN’I…

Yozgat’ın şehir hüviyetine bürünmesi de işte bu döneme rastlıyor. Mustafa Bey’in 1779 yılında yaptırdığı Çapanoğlu Camii, bugün bile Anadolu’nun en güzel camileri arasında gösteriliyor. Bir süre sonra akıbetinin babası gibi olacağı, öldürüleceği korkusuyla huzuru kaçıyor Mustafa Bey’in ve korktuğu başına geliyor. Güvendiği kırk has adamına tüfek talimi yaptırırken onlar tarafından vuruluyor. Onunla ilgili tarihe düşen kayıtta, halka zor kullanmakta babasından geri kalmadığı; ancak Osmanlı tarafından sürre emini olarak görevlendirilip hacca gittikten sonra içini kaplayan pişmanlıkla Çapanoğlu Camii’ni yaptırdığı yer alıyor.

Bu kez bey koltuğuna kardeşi Süleyman oturuyor; çünkü oğlu çok küçük. Çapanoğullarının ve Yozgat’ın altın döneminde Süleyman Bey imzası var. Sene 1794, ağabeyinin yaptırdığı camiye bir ek yaptırıyor, ardından dönemin şartlarına göre görkemli sayılabilecek bir saray. Günümüze sadece şöhreti ulaşan sarayda her gün 300 kişiye yemek veriliyor, hayır hasenat işlerinde artış oluyor. Yozgat artık bir şehir; yollar Arnavut kaldırımı, büyük bahçeler, güzel konaklar var. Kayseri’den getirtilen Ermeni ve Rumlar kuyumculuğun gelişmesinde ve mimarinin güzelleşmesinde rol oynuyor. Süleyman Bey, ne ağabeyine benziyor ne babasına. Halka karşı daha müşfik. Alimlere ve sanat erbabına cömert. Halveti tarikatına mensup ve aynı zamanda hattat. Yozgat’ta yetişip sarayda görev alan isimler bir hayli fazla o dönemde; şairliğiyle ünlü Akif Paşa, Süleyman Bey’in kâtibiyken vezir oluyor. Devlet-i Aliye’nin ilk hariciye nazırı ve son reis-ül küttabı aynı zamanda. Posta teşkilatının geliştirilmesinde emeği olan gazeteci Yusuf Agâh Efendi de bir Çapanoğlu. Daha sonraki dönemlere ait mühim bir isim; Çapanoğlu Müşir Ahmet Şakir Paşa. Sultan 2. Abdülhamid’in yaveri. ‘Her taşın altından bir Çapanoğlu çıkar.’ sözü de Süleyman Bey’in sadece Anadolu’da değil, İstanbul’da da çok etkili olduğu bu dönemde söylenmiş. Anadolu’yu yakından takip eden Osmanlı, sonunda ‘Tamam.’ diyor, ‘Bu kadar güç fazla.’ ve Çapanoğullarının ileri gelenlerini İstanbul’a, göz önüne getirtiyor. Beyliğin Yozgat’taki ikbal dönemi de Süleyman Bey’in oğlu vezir Mehmet Celalettin Paşa’dan sonra kapanıyor; ama ailenin İstanbul’da yaşayan çocukları her zaman iyi görevlere getiriliyor.

İSYANCI BEYLERE DOĞRU…

Tarih biraz daha yakınlaşıyor artık; kördüğüme az kaldı, ‘bey’ diye anılırken adları isyancıya çıkan dört kardeş sahneye çıkıyor; Hacı Osman Bey’in oğulları Edip Bey, Celal Bey, Salih Bey ve Halit Bey. Edip Bey ve Celal Bey valilikten Salih Bey ise Kırşehir Ağır Ceza Reisliği’nden emekli. Üçü de Yozgat’a dönüp, emekliliğin tadını çıkarma niyetinde. Halit Bey zaten çiftlikte yaşıyor. Öne çıkan iki sima; Edip ve Celal Beyler. Edip Bey bir dönem Bozok mebusluğu yapmış, adı gibi edip, narin bir adam. Celal Bey de ağabeyi gibi ismiyle müsemma, isyanın içinde yer almaları biraz da onun bu mizacı yüzünden. Dönem zor bir dönem.

Çapanoğulları ve Yozgat tarihi üzerine araştırmalar yapan Burhanettin Kapusuzoğlu, Yozgat’ın ilk kurtuluş hamlesini eşrafıyla ve ulemasıyla desteklediğini ve Millî Mücadele meşalesinin bu şehri de aydınlattığını belirtiyor: “Fakat, bir sıkıntı vardı.” Sıkıntı bir değil, birçok. Devrin Yozgat valisi Necip Bey, Kuvayi Milliye aleyhinde propaganda yapıyor. Vaktiyle İttihat ve Terakki’ye şiddetle karşı çıkan ve Kuvayi Milliye hareketinin de benzer bir girişim olduğunu düşünen Edip Bey’le ve hadiseleri hiçbir zaman doğru okuyamayan Celal Bey’le diyalog içinde. Üstüne üstlük bir benlik kavgası var şehirde.

Çapanoğullarından hiç hazzetmeyen Müftü Hulusi Efendi’nin Çapanoğlu Camii’nde beyler aleyhinde konuşması bardağı dolduran damla oluyor. Kılıç Ali’nin konakların etrafını sarması, beyleri ağır hakaretlerle tahrik etmesi ve yüklü miktarda para istemesiyle son damla taşıyor. Kapusuzoğlu, “Bu detayları konuşmak lâzım.” diyor, “Çapanoğulları isyan etti mi, ettirildi mi? Bana kalırsa, özellikle sürüklendiler. Avni Doğan da hatıralarında Kılıç Ali meselesinden bahsederken ‘Kim bilir kimin tahrikiyle yaptılar.’ der.”

O günlerde Ankara’dan nasihatçilerin gelip gittiği; hatta Mustafa Kemal Paşa’nın Çapanoğullarına Millî Mücadele’ye katılmaları için mektup gönderdiği söyleniyor. Beylerin, mektubu alır almaz Ankara’ya gitmeye kalktıkları; fakat gitmelerinin engellendiği de güçlü rivayetler arasında. Sonunda olan oluyor, işler çığırından çıkıyor. Ankara’daki meclisin meşru olmadığına dair bir fetva okutan Celal Bey, camideki sancağı çıkarıp halife namına bayrak açıyor ve idareyi ele aldığını söylüyor. Oldu olacak kendisine bir vali bir de emniyet müdürü tayin ediyor. Ortalık toz duman, Yozgat Ankara’nın dibinde…

ÇERKEZ ETHEM YOZGAT’I YAĞMALAMASAYDI

Batı Cephesi’nden isyanı bastırmak üzere Yozgat’a yönlendirilen Çerkez Ethem, doksan yaylı araba, yetmiş subay, ikibin yüz piyade, bin üçyüz atlı, dört dağ topu ve sekiz makineli tüfekten oluşan büyük bir kuvvetle şehre giriyor. Burhanettin Kapusuzoğlu, olay daha dün olmuşçasına şaşkınlıkla soruyor: “Yozgat’ta ne var ki? Yozgat halkının hatta Çapanoğlu ailesinin bile büyük bölümü hadiselerin dışındaydı. O günleri bilenler, isyancı diye masum köylülerin vurulduğunu, şehrin yağmalandığını anlatırlardı.” İlk elden 12 kişiyi idam ettiren Çerkez Ethem, Çapanoğullarına ait konakların hepsini yakıyor ve sürülerine el koyuyor.

Kapusuzoğlu’na göre Yozgatlı, bugünkü ekonomik sıkıntıların sebebini o günlerde aramalı. Ethem’in Yozgat’tan ayrılırken sarf ettiği şu cümle onlar için önemli bir delil: “Maşallah Yozgat, Yozgat değil içi altın dolu vadiymiş.” Ali Fuat Paşa’nın hatıralarında da şöyle bir cümle kayıtlı: “Ethem Beyin, Yozgat’tan götürdüğü mallar aylarca Ankara Karacabey Çarşısında satıldı da bitmedi.” O günleri babasından ve aile büyüklerinden dinleyerek büyüyen Halit Çapanoğlu, “Dedem Halit Bey, saklandığı yerde bulunup götürülürken babamları büyük halama emanet etmiş. Halam cesur kadınmış. Birkaç kez Amasya’ya, dedemi ziyarete gitmiş; ama asıldığında cenazesini getirmeye kimse cesaret edememiş. Mezarını bilen yok. Aslında bu seneye kadar resmi dahi yoktu elimizde. Babaannem evi barkı yanıp eşi asılınca üzüntüden verem olup iki yıl içinde ölmüş. Devletin baskısıyla aile fertlerine bir dönem memuriyet bile verilmemiş.”

Asıl zorluğu yaşayan Halit Bey’in babası elbette. İsyanda on yaşındaymış. Ethem’in çiftliği yakmasına şahit olmuş, sonra babasının asıldığı haberini duymuş. Varı yoğu elinden alındığı için peş parasız bir bey çocuğu olarak başlamış hayata. Halit Bey’e bugün Yozgat’ta Çapanoğlu olmanın neye tekabül ettiğini soruyoruz: “Bizi bağırlarına basarlar. Ailemiz hep vermiş, biz de gücümüz yettiğince vererek geleneği sürdürüyoruz. Hangi köye gitsek hâlâ bey gibi karşılanıyoruz. Yozgatlıya müteşekkirim.”

HER TAŞIN ALTINDAN BİR ÇAPANOĞLU ÇIKAR

Bu söz, padişah 2. Mahmud’un ağzından çıkalı hayli zaman oldu, taşın altından çıkanlar hep değişti; ama isim aynı kaldı: Çapanoğlu. Halk muhayyilesindeki karşılığı, güç karşısında şapka çıkarma. Ama işin içinde biraz esrar biraz da dalavere olduğu tartışılmaz. Sarayın has bahçesinde muhasibiyle gezinen 2. Mahmud, atamaların ve görevden almaların altından hep Çapanoğlu beylerinin çıktığından söz etmektedir. Muhasip o sırada önüne çıkan bir taş parçasını ayağıyla kenara itince padişah atılır; “Aman lala, ne yapıyorsun, o taşın altından da Çapanoğlu çıkmasın.” Devir, Çapanoğlu beyliğinin sadece Anadolu’da değil, sarayda da güçlü olduğu devirdir; ama sonrasında çark tersine işler ve bir zamanların zengin ve itibarlı ailesi, tarihe Millî Mücadele karşıtı bir isyanın öncüsü olarak kaydedilir.

BU KİTAP ÇAPANOĞULLARININ İADE-İ İTİBAR VESİKASI OLACAKTIR

Çapanoğullarının damatlarından Abdülkadir Bey’in hatıralarını titiz bir çalışmayla gün yüzüne çıkaran Dr. Ali Şakir Ergin, olayların üzerinden 86 yıl geçtikten sonra sivil bir hatıratın ışığında gerçeklerin konuşabildiğine dikkat çekiyor. Ona göre, vesikaların birçoğu isyanın hemen ardından yok edilse de hâlâ ulaşılamamış yazılı belgeler var ve onlar da ortaya çıktığında resmî tarihte Çapanoğulları maddesinin yeniden yazılması gerekir. Kitabın çok ilgi uyandırdığını, konuyla ilgili televizyon programlarına davet edildiğini söyleyen Ergin, bu tür ortamlarda, Yozgatlının Çapanoğullarına minnettar olduğunu özellikle vurguluyor:

“Yozgat’ın temelini onların attığı, güzide eserleri onların yaptırdığı bilindiği halde Çapanoğlu ailesini dışlamak yanlıştır, üzücüdür. İstanbul hükümetinin iflas ettiği, Anadolu ile irtibatın koptuğu, her tarafta eşkıyanın kol gezdiği bir dönemde Çapanoğulları isyanını büyütmek doğru olmaz. Bu olayları bir zamanla tahdit edecek olursak 7-27 Haziran arası, adet itibariyle tahdit edecek olursak bütün Çapanoğulları ailesinden yedi kişi. İnsanlar hasbelkader hata yapabilirler. Suçun ferdiliği ve cezanın ferdiliği esastır. Bir aileden birkaç kişi bir olaya katıldı diye bütün aileyi itham etmek hatta bütün şehir halkını suçlamak akla izana sığmaz. Hadiseye Yozgat ayaklanması ya da Yozgat isyanı diye isim veren resmi kaynaklardır. Halk da buna tabi olmuştur. Ne yaptı bu insanlar? Kimi öldürdüler, kime silah sıktılar? Yaşanan tarih başkadır yazılan tarih başka. Yozgat’ta yaşanan tarih yazılamamıştır. 1920 sonrası cereyan eden olaylardan sonra aile bireyleri neredeyse vatandaşlıktan çıkarılacak kadar horlandı, Osmanlı’ya bir asır hizmet etmiş bu ailenin çocukları Yerköy’den trenlere bindirilerek başka şehirlere sürüldüler. Aylarca çadırlarda yaşadılar. Bir zamanın ayan ailesi yiyecek ekmeğe muhtaç hale geldi.”

ATATÜRK YOZGAT’I SEVİYORDU

Yozgat’ta Cumhuriyet Meydanı’ndaki abidede, “Ünlü süvarileri harp meydanlarında kahramanca dövüşen Türk yiğitlerinin harman olduğu diyar. Bozok Yaylasının çocukları var olun.” yazılı. Atatürk imzalı bu cümle Yozgat’ın medar-ı iftiharı. “Yozgat’ı sevmeseydi bu sözü söyler miydi?” diye soruyor Kapusuzoğlu: “Gazi Paşa, birçok şehre hiç gitmediği halde Yozgat’ı 1924 ve 1934 yıllarında iki kez ziyaret etmiştir. İlk gelişinde şehirde üç gün kalması da yine Yozgat’la bir probleminin olmadığına işarettir. Halit Bey çiftlikteki ailesini merak ettiği için ağabeyleriyle birlikte sığındığı Uzun Yayla’dan kaçmış ve yakalanınca asılmıştır; fakat diğer beylere af çıkaran da yine Atatürk’tür. Hatta isyandan dolayı şehir ahalisi adına özür dileyen Akdağlı Bahri Bey’i sert bir dille susturmuş ve şöyle demiştir: Bırak Bahri, o konuyu kapat. Kapanmış yara, deşip de yeniden kanatma. O dönemi kendi içinde izah etmek gerekiyor.”

| 0 yorum ]

21. yüzyılın vazgeçilmez aletlerinden biri olan televizyonun tarihi, 75 yıl önce, İskoç mucit John Logie Baird’in keşfiyle başladı. Baird, 21. yüzyılda insanları saatlerce karşısında oturtabilen televizyonun babasıydı.

Keşif merakı çocuk yaşlarda başlayan Baird, 12 yaşında, evine bir elektik sistemi döşemiş ardından yoldayken arkadaşlarıyla konuşmasını mümkün kılacak ilk telefon santralini geliştirdi.İskoçyaya’da Kraliyet Teknik Koleji’nde elektrik dersleri alan Baird, Glasgow üniversitesinde elektrik mühendisliği okudu. Birinci Dünya Savaşı sırasında eğitimine ara veren mucit, silahlı kuvvetlerde çalışmak istedi ama kabul edilmedi.Başvurusu reddedilen Baird, Clyde Valley Elektrik Enerjisi Şirketi’nde çalışmaya başladı ancak sağlık problemleri işi bırakmasına sebep oldu.Clyde Valley’den sonra aralarında Trinidad’da bir reçel fabrikasında işçiliğin de bulunduğu çeşitli işlerde çalışan Baird, nihayet 1922’de memleketi Sussex’e geri dönen ve burada tamirciliğe başladı.Nakkaş mucitSussex’deki mütevazi hayatı, Baird’i 50 yıldır düşlediği televizyon icadı üzerinde yoğunlaşma fırsatı verdi.

Parası olmadığı için ilk televizyonunu bir lavabo ve bir çay tenekesiyle yapan Baird, bir sonraki denemesinde projeksiyon lambasını bisküvi kutusuyla kaplayıp basit bir düzenek geliştirdi ve düzeneğe kullanılmış lenslerle devrelerden tarama diskler ekledi. Baird’in icat ettiği bu düzenek, tahta çubuklar arasına nakış iğneleri ve balmumuyla tutturulan bir cihaz olarak TV’nin dedesi kabul edildi.

Çalışmalarını bundan sonra da sürdüren mucit, 1925’de hayal ettiği gibi, “Stokey Bill” adını verdiği ilk ilkel televizyonda görüntü transmisyonunu da gerçekleştirmeyi başardı.Logie Baird icadının parlak bulundu ama pek ciddiye alınmadı. İlk yayın BBC'den Baird’in ilk ilkel TV’yi icat ettiği dönemde, BBC gibi yayıncılar radyoya odaklanmıştı. BBC’nin TV yayıncılığına geçişi, 1929’da sınırlı bir kitleye ulaşan ilk deneme yayınıyla başladı.Günde iki yayın kuşağında hizmet vermeye başlayan BBC televizyonu, ilk kuşakta haber, ikinci kuşakta ise müzik yayını veriyordu.Baird televizyondan sonra infrared ışınlar üzerinde de çalışmalar yaptı..

| 0 yorum ]

Vücudumuzda yaşantımız boyunca hiç durmadan çalışan bir kasımız vardır. Yani tek bir kastan oluşan kalbimiz. Kalbimiz nefes ile alınan oksijeni akciğerlerimizde alan kanı vücudumuzun her noktasına pompalar. Bir dakikalık sürede ciğerlerin aldığı hava ile kalbin pompaladığı kan aynı hacimde, yaklaşık 6 litredir.

Gerilim halinde ciğerlerin alıp verdiği hava, kalbin kan kapasitesini aşar. Peki nasıl oluyor da bu kan insandan insana farklı oluyor ve hatta birbirleri ile hiç uyuşmuyor? İnsanların kan grupları doğmalarından önce genetik olarak saptanmıştır. Kanımızda yabancı maddeleri, mikropları tespit edip bunlarla savaşan hücrelerimiz, yani kırmızı kan hücreleri, bir diğer deyişle alyuvarlar vardır. Bu alyuvarlar sadece 120 gün yaşarlar. Bu nedenle vücudumuzda devamlı alyuvar üretilir.

Ortalama bir yaşam süresi boyunca, insan vücudunda yarım tondan fazla alyuvar üretilir. Bu alyuvarların yüzeylerinde 'antigen' denilen proteinler ve lipidler vardır. İşte bu antigenlerin varlığı veya yokluğu kan gruplarını tayin eder.

Aslında bilinen 300 kan grubu vardır ama AB 0 adı verilen en yaygın gruplama sistemi, ebeveynlerden miras alınan A ve B adı verilen iki antigenin varlığı veya yokluğu üzerine kurulmuştur. Bu sistemi ilk olarak 1902 yılında Avusturya kökenli ABD'li bilimci Kari Landsteiner ortaya çıkarmıştır. Bu gruplamada kanlar A, B, AB ve 0 (sıfır) olmak üzere dörde ayrılırlar.

İnsanın dışındaki hayvanların da farklı kan grupları vardır. Örneğin, domuzlarda 16, ineklerde 12, köpeklerde 7, kedilerde ise 2 farklı kan gurubu tespit edilmiştir. Bu gruplamada bazıları birbirleri ile uyumlu olabilir ve diğer gruptan kan alabilir veya verebilir.

Uyumsuz gruplarda ise karşı tarafın savunmacı antigenleri gelenleri dost bilmeyip savaş açarak kanda pıhtılaşmaya, böbrek rahatsızlıklarına hatta ölüme sebep olabilirler.

Şimdi kim kimden kan alabilir, kim kime kan verebilir ona bakalım. Kan grubu => Kanın alınabileceği grup => Kanın verilebileceği grup A => A, 0 => A, AB B => B, 0
Görüldüğü gibi AB grubu herkesten kan alabilmekte, 0 grubu ise herkese kan verebilmektedir.

Savaş gibi kan ihtiyacının yoğun, test zamanının az olduğu zamanlarda, kan bankasında mümkün olduğu kadar çok sıfır grubu kan depolanır.

| 0 yorum ]

Bakkaldan veya marketten yumurta alırken kabuğunun rengi sizin için önemli mi, bu konuda bir tercihiniz var mı? Sizce kabuk renkleri farklı olan yumurtaların içleri de besin değeri olarak farklı olabilir mi? Tavukların niçin bazılarının yumurtaları beyaz da bazılarının açık kahverengi?

Besin değeri, lezzet ve pişme karakteristikleri bakımından her iki renk yumurtanın da içi aynı değerdedir. Her iki yumurtada da aynı miktarda protein, mineral ve vitaminler (C vitamini hariç) vardır. Tabii tavuğun yediği yemin kalitesi de belirli farklar yaratabilir.

Yumurtanın içi değil de kabuğunun rengi ile haklı olarak ilgilenenler sadece onları paketleyenler ve satanlardır, çünkü bir pakette hep aynı rengin olması müşteri tarafından tercih edilmektedir.

Tabiatta yaşayan hayvanların yumurtalarını renkli veya koyu renkte hatta gölgeli ve çizgili şekilde yumurtlamalarının ana nedeni, bu yumurtaları yemek isteyen düşmanlarına karşı kamuflaj yaparak neslin devamını sağlamaktır.

Yumurtaların kabuklarının renklerini, tavuğun kökenine, atalarının yaşadığı yerlere bağlayanlar da var. Bu görüşe göre Asya kökenli tavukların yumurtaları kahverengi, Akdeniz kıyıları kökenlilerin ise beyaz oluyormuş.

Daha çok kabul gören bir diğer görüşe göre ise beyaz kabuklu yumurtalar beyaz ibikli ve kulak memesi beyaz olan tavuklar tarafından yumurtlanıyormuş. İbik ve kulak memesi kırmızı olanlar ise kahverengi kabukları olanları yumurtluyormuş.

Kabuğu hangi renk olursa olsun işte size yumurta ile ilgili bazı faydalı bilgiler: Yumurtayı haşlayıp haşlamadığınızı unuttunuz. Masanın üstünde fırıldak gibi döndürün. Eğer hemen duruyorsa taze yani pişmemiş, biraz daha uzun süre dönmeye devam ediyorsa içi katı yani haşlanmış demektir. Yumurtanın tazeliğini merak ediyorsanız suya koyun, taze ise suda batacak, bayat ise yüzecektir.

Yumurtada hemen hemen hayati tüm vitaminler vardır. Bulunmayan tek vitamin C vitaminidir. Yumurtanın besin değeri yüksek olan kısmı sarısıdır. Akı ve sarısı karıştırılarak, omlet gibi pişirilen yumurtalarda, aktaki bazı maddeler sarıdaki vitaminlerin bir kısmının etkilerini yok ederler.

Kalori açısından et ve süt ile mukayese edildiğinde 55 gramlık bir yumurta, 40 gram yağlı sığır etine veya 100 gram yağlı süte eşdeğerdedir